Hadis – Tarih – Şiir – Vs


Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

  • Sitemizi bu gune kadar

    • 14,158,606 Kişi ziyaret etmiştir - Teşekkur ederiz.
  • Günlük Ziyaretçi sayımız – Altta


    <<<<<<<>>>>>>>
    Mini Anket
  • <<<<<<<<>>>>>>>> <<<<<<<<>>>>>>>> DÜNYA BİZİ İZLİYOR Locations of visitors to this page <<<<<<<<>>>>>>>> <<<<<<<>>>>>>>
    • SİTE İÇİNDE ARA

    İBRET ALINACAK BAZI İŞARETLER

    Posted by Site - Yönetici Nisan 10, 2015
    İBRET ALINACAK BAZI İŞARETLER

    İBRET ALINACAK BAZI İŞARETLER

    1- Yeryüzü ve onda bulunan her şeyden ibret alınabilir. Kendi vücudundaki acaipliklerden başka acaiplikler görmek isteyen kimse yeryüzüne ve onda bulunan şeylere baksın. Yüce Allah yeryüzünü yaymış gitmekle tükenmeyecek kadar genişletmiş , dengesini koruması için belirli yerlerine dağlar yerleştirmiştir. Sert taşlar arasından berrak sular fışkırtmakta, böylece tedrici olarak akıp durmaktadır. Suları böyle zapteden taşlar olmasaydı, onu zaptetmeseydi, sular birden çıkıp her tarafı kaplardı, toprağı sular basardı.
    Kışın sert olan yeryüzü ilkbaharda yağmurların yağması ile yumuşamakta, hayat bulmakta, yedi renge bürünmektedir. Çeşit çeşit renklerde birbirinden güzel çiçekler; çeşitli ağaçlar ve her ağaçta tadı, kokusu, şekli değişik nice nefis meyveler; acı, tatlı, tatsız, faydalı, zehirli çeşit çeşit otlar her tarafı kaplamaktadır.
    Bu meyvelerin ve bitkilerin vücut üzerinde çeşitli etkileri var. Biri gıda olur, biri vücudu uyuşturur, biri uyku getirir, biri uyandırır, biri neşelendirir, biri üzüntüye boğar, bazıları belirli organlar üzerinde değişik etkiler yaparlar. Bu bitkilerden hayvanlar ve kuşlar beslenirler.
    Düşünen kimse bunların her birinde nice acaiplikler görür. Bütün bunlarda, Yüce Allah ‘ın akıllara durgunluk veren büyüklük ve gücünün farkına varır.

    2- İbret alınacak başka bir şey de dağlar ve yerin altındaki değerli madenler, kıymetli emanetlerdir. Bu madenlerin bir kısmı süs için; Altın, gümüş , elmas ve değerli taşlar gibi, bir kısmı alet ve gereçler için: Demir, bakır, pirinç, tunç, kalay vs . gibi. Bir kısmı insan vücudu için: Tuz gibi. Bir kısmı da insanın çeşitli ihtiyaçları içindir: Kükürt gibi.
    Bu madenlerin en basitlerinden biri tuzdur. Oysa tuz olmasa yemekler tatsızlaşır, bozulur, insanlar sağlıklarını yitirirler. Gıdayı ve ona tad vermek için tuzu yaratan Yüce Allah ‘ın lütuf ve rahmeti hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bütün âlem böyle ibretli şeylerle kaplıdır.

    3- Yeryüzünde çeşit çeşit hayvanlar var. Bunların bir kısmı yürür, bir kısmı uçar, bir kısmı sürünür. Kimi iki, kimi dört ayaklıdır.
    Uçuşan kuş ve böceklerin her biri ayrı bir şekildedir. Her birisi diğerinden güzeldir.
    Hepsine ne gerekiyorsa verilmiştir. Yiyeceğini nasıl elde edeceği, yavrusunu nasıl büyüteceği öğretilmiştir.
    Karıncayı ele alalım. Vakt inde gıdasını toplayıp biriktirir. Toplarken eğer götüreceği şey ağırsa ikiye böler, öyle taşır.
    Örümcek ağını geometrik kurallara göre yapar. Önce ağız tükrüğünden ip büker ve iki duvara yapıştırıp düzgün bir şekilde örmeye başlar. Ördüğü şeyde oransızlık yoktur. Hepsi birbirine uygundur. Sonra kendisi bir köşesine saklanır ve kurduğu ağa bir sineğin takılmasını veya oralardan geçmesini bekler. Sinek geçince üzerine atlayıp onu yakalar. Yapmış olduğu ağ, sineğin ayak ve kanatlarına dolanıp onun uçmasına engel olur.
    Örümcek yakaladığı sineği yiyince bir başkasını beklemeye koyulur.
    Arı kovanını tam altı köşeli yapar. Zira balın içinde durması için bu şekil en uygun olanıdır. Yüce Allah bu gerçeği küçücük hayvana ilham etmiştir.
    Sivrisinek besinin insan kanında olduğunu bilir. Deri üzerine konup hortumunu damarlara saplayarak kan içer. İnsan onu kovmak için elini hareket ettirince kendisini yakalayacağını hisseder, hemen kaçar. Yüce Allah bu hayvancığa kanat vermiş , uçmasını ve böylece yiyeceğini bulmasını sağlamıştır. Eğer aklı ve dili olsaydı, Allah’a o kadar şükrederdi ki, bütün insanlar hayrette kalırdı. Fakat gene de kendi diliyle devamlı olarak şükürle meşguldür. Ayet -i Kerime’de de:
    Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız.” buyurulmaktadır.
    Yüce Allah ‘ın böyle acaip işleri sonsuzdur. Bunların hepsini anlatmayı, insan gözüne kestiremez. Ancak bu hayvanların yaradılışları, şekilleri, yaşamaları insanı düşündürmeli, kendi yaşantılarına uygun olarak yaradılışları gözlerden kaçmamalıdır. Bunların tümünün Allah’ın acaip işleri olduğunu insan unutmamalıdır.

    4- Denizlerin her biri, okyanusların bir parçasıdır. Bütün karalar deniz ortasında birer odadır. Denizler karalardan daha büyüktür. Buna bağlı olarakda denizdeki acaiplikler daha çoktur. Zira karadaki her hayvanın bir benzeri denizde bulunduğu halde, denizdeki her yaratığın benzeri karada yoktur. Bu hayvanların her birinin şekli, yaşayışı, büyüklüğü değişiktir.
    Kimisi gözle görülemeyecek kadar küçük, kimisi de gemilerin ada sanıp yaklaşabilecekleri kadar büyüktür. Bu hayvanlardan midyenin, kabukları arasına giren bir kum taneciğini zararsız hale getirmek için etrafını örerek inci yapması en dikkat çekici durumlardan birisidir. Denizdeki hayvanların ve denizde oluşan başka şeylerin her birinin durumu akıllara durgunluk
    veren acaiplikleri vardır. En şaşırtıcı şeylerden birisi: Suyun şekli ve berrak görünüşüdür. Bütün canlıların yaşaması ona bağlıdır. İns an ihtiyaç duyduğu zaman bir yudum su için bütün dünya malını verebilir.

    5- Hava da dalgalı bir denizdir. Onu dalgalandıran rüzgardır. Hava gözle görülmeyen, başka şeyleri görmeyi de engellemeyen, hayatın temel gıdası olan enfes bir cisimdir. İnsan yemek ve suya günde bir – iki defa ihtiyaç duyar. Fakat her an havaya ihtiyacı vardır. Zira kısa bir an havasız kalırsa ölür. Havanın özelliklerinden biri, cisimlerin uçmasını sağlamasıdır. Ayrıca bütün gökyüzü olayları, bulut, yağmur, kar, yıldırım, şimşek vs . gibi şeyler havanın değişik oluşumlarıdır. Bu oluşumlardan bulutun meydana gelişi ve geçirdiği değişiklikler akıl durdurucudur. Önce sıcağın etkisi ile su buharlaşır. Bu buhar rüzgarların etkisiyle sürüklenir, kurak yerlere su olarak iner. Yağmur yağarken milyonlarca su damlası aynı anda yere düşerken hiçbiri diğerine değmez ve karışmaz. Hepsinin arasında belirli bir uzaklık vardır. Her damların kendine çizmiş olduğu bir yol vardır.
    Toprağa düşen yağmur ve suyun bitkiler tarafından emilmesi, yapraklara kadar gönderilmesi de düşündürücü incelik taşır. Eğer yağmur tedrici olarak değilde hep birden aniden yağsaydı, o zaman bitkiler ondan yararlanamazdı.
    Bulutun soğuk havalarda yumuşacık şeffaf kar taneleri halinde yeryüzüne inmesinde de birçok düşündürücü yönler vardır. Bütün bunları düşünen kimse, gök ve yerin en ufak zerresinde bile Yüce Allah ‘ın rahmet ve yardımını görür. Hepsi hak üzere adaletle ve hikmetle yaratılmıştır. Bunun için Yüce Allah buyuruyor ki:
    Göklerin ve yerin içindekileri oyun olsun diye değil, hak üzere ve (gereği gibi) yarattım.” (Duhan suresi, ayet : 38)

    6- Gökler âlemi ve yıldızlardaki acaiplikler, yeryüzündekilerden daha çoktur. Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde gök âlemini ve
    yıldızları düşünmek emrediliyor.

    Yüce Allah buyuruyor ki:
    Gökleri korunmuş bir çatı gibi yarattık. Onlar ise ayetlerimizden yüz çeviriyorlar.” (Enbiya suresi, ayet : 32)

    Yüce Allah buyuruyor ki:
    Göklerin, yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün ardı ardına gelip geçmesinde, akıllı insanlar için Allah’ın varlığını ispat eden milyonlarca delil vardır.” (Bakara suresi, ayet : 164)

    Demekki insanlara göklerdeki acaiplikleri düşünmesi emredilmiştir. Ancak bu, göğün maviliğini, yıldızların parlaklığını seyretmek demek değildir. Zira bu kadarını hayvanlar da görür.
    İnsan kendisine çok yakın olan ve göğe göre daha basit bulunan kendi varlığını anlayamazsa, göğü hiç anlayamaz. O halde tedrici olarak önce kendini, sonra bitki ve hayvanları, sonra yeryüzünü, sonra havayı ve yıldızları, en sonunda da arş ‘ı düşünmelidir. Bütün bunlar düşünüldükten sonra cisimler âleminden çıkıp ruhlar âlemi düşünülmelidir.
    Yıldızların varlığı, şekilleri, sayıları ve büyüklükleri gerçekten akıl durdurucudur. Bütün yıldızlar âlemi hareket halindedir. Her biri değişik sürelerde tur atarlar. Bu turların süresi bazı yıldızda bir yıl, bazısında oniki yıl, en uzununda ise akılları durduracak uzunluktadır. Güneşten kat kat büyük olan yıldızlar vardır. Fakat çok uzak oldukları için biz onları ancak geceleyin, o da küçük birer cisim olarak görebiliyoruz.
    Güneş , etrafındaki gezegenler ve bu gezegenlerden biri olan dünyanın durumu düşünülünce, Yüce Allah ‘ın büyüklüğü ve gücü kendiliğinden ortaya çıkar. Güneş merkez olmak üzere bütün gezegenler onun etrafında dönüp durmaktadırlar. Yanıcı gazlardan olu şan ve devamlı infial halinde bulunan güneş , yakınlıklarına göre bu gezegenleri ısıtır ve soğutur. Bu gezegenlerden biri olan dünyanın durumu ve çok ince hesaplanmış intizamı gerçekten akıl durdurucudur.
    Yörünge elips şeklindedir. Bu şekilde olmasaydı mevsimler meydana gelmezdi. Güneşin etrafında devamlı olarak dönen dünya, ayrıca kendi ekseni etrafında da dönüyor. Bu dönmeden de gece ve gündüz meydana geliyor. Yüce Allah gece ve gündüzü insanların dinlenip çalışması için yaratmıştır.
    Bütün bunlar, çok ince hesaplanmış bir düzen içinde olup durmaktadır.

    Sayın okuyucu!
    Bu hususta anlatılacak o kadar çok şey var ki hepsini yazmamıza imkan yok. Biz sadece gafleti anlatmak için bunları örnek mahiyet inde sıraladık.
    Bir kez hükümdarın sarayına giden kimse, gördüğü ihtişamı uzun süre anlatmakla bitiremez. Oysa devamlı olarak Yüce Allah ‘ın
    sarayında duruyorsun ve hayrete düşmüyorsun. Zira bütün âlem Allah’ın sarayıdır.
    Tabanı yeryüzü, tavanı da gökyüzüdür. Tavanın sütun ve direkleri yoktur.
    Bundan daha çok şaşkınlık verecek bir şey olabilir mi? Dağlar ve denizler anbarı, hayvan ve bitkiler eşyası, güneş ve yıldızlar lambalarıdır. Bu lambaları melekler tutmaktadırlar. İnsan ise bütün bunlardan habersizdir.
    Zira bu saray çok büyük, göz ise küçük ve basittir. Bu sarayın acaiplikleri ona sığmaz.
    İnsanoğlu padişahın sarayında yuva yapmış , kendi yuvasından, arkadaşlarından ve gıdasından başka bir şeyden haberi olmayan , ne padişahın padişahlığı ile ne onun tahtı ile ve ne de oradaki acaipliklerle ilgilenmeyen bir karınca gibidir. Böyle küçük bir karınca derecesiyle yetinmeyen için Yüce Allah ‘ın bahçesinde gezinme yolu açıktır.

    O halde dışarı çıkıp bahçede gezin. Her şeye ibret gözü ile bak. Yüce Allah ‘ın acaip işlerini görüp hayret ve dehşet içinde kalırsın .

    Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

    Gerçekten İbretlik Bir Kıssa.

    Posted by Site - Yönetici Nisan 9, 2015
    Gavs-ı A'zam Abdülkadir Geylânî hazretleri

    Gerçekten İbretlik Bir Kıssa.

    Gavs-ı A’zam Abdülkadir Geylânî hazretlerinden güzel bir hatıradır:

    Abdülkadir Geylânî Hazretleri, Ebû sâid Abdullah ve lbnü’s-Sakkâ İlim öğrenmek için Bağdat’a geldiler.
    Yusuf ül-Hemedanî Hazretlerinin, Nizâmiyye Medresesinde vaaz ettiğini duymuşlardı. Bunlar onu ziyaret etmeye karar verdiler.

    İbnü’s-Sekkâ: “Ona bir soru soracağım ki. cevâbını veremeyecek.” Ebû Sâid Abdullah; ” Bende bir soru soracağım. Bakalım cevap verebilecek mi?” Abdülkadir Geylânî Hazretleri; ” Allah korusun… Ben o büyük zât’a nasıl soru sorarım. Sâdece huzurunda edebimle durur, beklerim. Kulak veririm hikmet dolu sözlerine, onu görmekle şereflenir ve bereketlenirim,” dedi.

    Yusuf Hemedânî Hazretlerinin bulunduğu yere gittiler. O anda orada yoktu. Biraz beklediler. Yusuf Hemedânî Hazretleri geldi. Onlar konuşmadan kendisi söze başladı: İbnüs-Sekkâ’ya:
    -“Yazıklar olsun sana ey İbnü’s-Sekkâ! Demek bana cevâbını veremeyeceğim bir suâl soracaksın hâ! Sormak İstediğin suâl şudur. Cevâbı şöyledir. Ben görüyorum ki, senden küfür kokusu geliyor.” Sonra Ebu Said’e döndü;
    -“Sen bana bir sual soracaksın ve bakacaksın ki, ben o suâlin cevâbını nasıl vereceğim hâ. Senin sualin şudur. Cevâbı şöyledir. Fakat sende edebe riayet etmediğin için. ömrün hüzün ve keder ile geçecektir.” Abdülkadir Geylânî hazretlerine döndü sevgi ile:
    -“Ey Abdülkadir bu edebin güzelliği ile, Allâh’ü Teâlâ hazretlerini ve Resulünü razı ettin. Cenâb-ı Allah’ın ve Peygamber efendimizin rızasını evliyâullahın himmetini kazandın. Ne mutlu sana… Ben senin Bağdat’ta bir kürsî’de oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını ve “Benim ayağım, bütün evliyaullâhin boyunları üzerindedir.” dediğini sanki, görüyor gibiyim ve ben. yine senin vaktindeki, bütün evliyaullâhı senin onlara olan yüksekliğin karşısında boyunlarını eğmiş hâlde olduklarını görür gibiyim.” buyurdu ve gözlerden kayboldu. Onu bir daha göremediler.

    Yusuf ül-Hemedânî Hazretlerinin bu büyük kerameti gerçekleşti. İbnü’s-Sekkâ okudu. Devrin en büyük âlimi oldu. Elçi olarak halife tarafından Bizans’a gönderildi. İstanbul’da bütün Hıristiyan papaz ve bilginlerini bilgisi ile aciz bıraktı. Orada bulunduğu müddet içerisinde Bizans Kralının kızına aşık oldu. Kral: “Hıristiyan olursan sana kızımı veririm” dedi. Oda İslâm dinini bir kadın ile değiştirip; Hıristiyan oldu. Belâm gibi küfürde gitti.Bütün sevabı Ashab-ı Kehf in köpeğine verildi.

    Ebu Said hayatı boyunca üzüntü, çile ve zorluklarla geçti.

    Abdülkadir Geylânî hazretleri ise evliyâullahın baş tacı oldu.
    Allah’ın dostlarına karşı edepli ve terbiyeli olmak gerekir. Evliya olmadığı hâlde “Ben evliyayım. Ben mürşidim. Ben şeyhim” diyerek Müslümanların inançları ile oynayan kişinin iman ve nikâhı tehlikeye girdiği gibi Cenab-ı Allah’ın sevdiği kişilere. Evliyâullah’a düşman olanın da iman ve nikâhı gider.

    Edep bir tâç imiş nûri Hüdâ ‘dan
    Giy ol tacı emin ol her belâ ‘dan

    Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/325.

    Kıyamet Gününün Tam Elli (50) Mevkıfı Vardır

    Posted by Site - Yönetici Nisan 8, 2015
    Kıyamet Gününü,sc4b1rat-kc3b6prc3bcsc3bc-cehennemin-vasfi-c59fiddet-ve-zorluc49fu

    Kıyamet Gününün Tam Elli (50) Mevkıfı Vardır

    Kıyamet gününün tam elli (50) mevkıfı vardır. İsmail Hakkı Bursevî (k.s.) hazretlerinin kaynaklarından biri oian Şeyhü’l-Ekber Muhyiddin-i Arabî (k.s.) hazretlerinin “Fütuhata Mekkiye” isimli kitabında mevkifler alakalı uzunca bir hadis-i şerif vardır.
    Hadis-i. şerifte şöyle buyurulmaktadır:
    Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
    -“Muhakkak ki kıyamet gününde elbette elli (50) mevkıf vardır.
    Bu mevkıflardan her biri bin senedir.
    İlk mevkıf, insanlar kabirlerinden kalktıkları zamandır.
    İnsanlar, mezarlarından kalktıklarında tam bin sene çıplak, ayak ve başı açık, aç ve susuz olarak beklerler…

    Kim kabrinden;
    1-Rabbine iman etmiş,
    2- Peygamberine iman etmiş,
    3- Allah’ın cennetine…
    4- Ve cehennemine iman etmiş,
    5- Ölümden sonra dirilmeye,
    6- Kıyamete
    7- Kaza ve kadere…
    8- Hayrın ve şerrine.,.
    9- Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerinin Allâhü Teâlâ hazretleri katında getirdiklerini…
    Yani, Kur’ân-ı kerim ve İslâm şeriatinî, tasdik ederse, kurtulur, fevz ve necata uğrar… Ganimete erip mes’ûd olur…
    Ama kim bu şeylerden (İmanın esaslarından birinden) şek ve şüphe ederse, açlığında, susuzluğunda, gam, keder ve üzüntü İçinde tam bin sene kalır. Ta ki Allahü Teâlâ hazretleri onun hakkında dilediği gibi hükmedinceye kadar öyle kalır… Sonra insanlar bu makamdan mahşere sevk edilirler. İnsanlar ateşin kıvılcımları ve tepesinde ve güneşin sıcaklığı altında tam bin sene ayakları üzerinde beklerler. Ateş onların sağlarında ve ateş onların sollarında, bir ateş onların önlerinde bir ateş onların arkalarında ve güneş ise onların üzerlerinde olduğu halde beklerler. O gün arşın gölgesinden başka bir gölge yoktur. Kim Allâhü Teâlâ ve tebâreke hazretlerine, ona ihlâs ile şahit ve peygamberi Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerine ikrar ederek;
    1- Şirk,
    2- Sihirden uzak,
    3- Müslümanların kanlarını akıtmamış olarak…
    4- Allah’a nasihat.
    5- Resulü (s.a.v.) hazretlerine nasihat….
    6- Yani Allah ve Resulü (s.a.v.) hazretleri için iyilik İsteyen…
    7- Allah ve Resulü (s.a.v.) hazretlerine itaat edenleri seven,
    8- AHâh ve Resulü (s.a.v.) hazretlerine isyan edenlere buğz edenler ise;
    Rahman olan Allah’ın arşının gölgesinin altında gölgelenirler. Gam ve kederinden kurtulur.
    Ve her kim. bu konularda had ve hududunu aşar ve tek bir kelime ile bu günahlardan birine düşerse ve bu konuda kalbi değişir veya dinin emirlerinden biri konusunda herhangi bir şek ve şüphe taşırsa; tam bin sene, sıcaklıkta üzüntü ve Allah’ın azabında kalır. Ta ki Allâhü Teâlâ hazretleri onun hakkında dilediği gibi hükmedinceye kadar… Sonra insanlar zulmet ve nûr’a sevk edilirler… O zulmette tam bin sene kalırlar.
    1- Allâhü Teâlâ hazretlerine herhangi bir şey şirk koşmadan kavuşur;
    2- albine nifaktan herhangi bir şey girmez,
    3- Dinin emirlerinden herhangi birinde içinde şek ve şüphe etmez,
    4- Kendi nefsinde hakkı verir.
    5- Hakkı söyler
    6- Kendi nefsinde insanlara karşı insaflı olur.
    7- Gizlilik ve aşikâr olarak Allah’a itaat eder,
    8- Allâhü Teâlâ hazretlerinin kaza (ve takdirine) râzî olur.
    9- Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendisine verdikleriyle kanaat ederse;
    Göz açıp kırpıncaya kadar miktar (çok kısa bir sürede) yüzü bembeyaz olarak zulmetten
    nûr’a çıkarılır… Ve böylece gam ve kederlerin hepsinden kurtulur. Kim bu şeylerin birinden geri kalır veya muhalif olursa, o gam, keder ve üzüntünün içinde tam bin sene kalır. Sonra o kişi yüzü kapkara (simsiyah) olmuş olduğu bir halde, o zulmetten çıkarılır. 0 kişi artık Allâhü Teâlâ hazretlerinin meşîeti (ve dilemesi) altındadır. Allâhü Teâlâ hazretleri ona dilediği gibi yapar (ve hükmeder)…'” Futûhât-i Mekkiyye c. 1, s. 386-387,
    Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri, bu hadis-i şerifi rivayet ettikten sonra devamında buyururlar:
    Sonra insanlar, hesap için mevkiflere sevk edilirler… Bunlar on mevkıftır… Mevkiflerin her birinde bin sene kalırlar. (Birinden kurtulan diğerine geçer…):
    1. Mevkifte haramlardan sual olunur,
    2. Mevkifte hevâ-ü hevesten,
    3. Mevkifte, Anne ve baba hakları,
    4. Mevkifte, işleri kendi emrinde olan insanların haklarından, (aile ve bakmakla yükümlü olan kişilere) Kur’ân-ı kerimi talim etmek, onlara dinlerini öğretmek ve onları edeplendirmekle hakkında hesaba çekilir.
    5. Mevkifte; mülkiyeti altında olanlar hakkında (köle, esir ve işçileri) hakkında hesaba çekilir.
    6. Mevkifte akrabalarının hak ve hukuku.
    7. Mevkifte sıla-i rahm…
    8. Mevkifte, hasetten…
    9. Mevkifte mekir (tuzak…) ile..
    10. Mevkifte, hile hakkında hesaba çekilirler…. Futûhât-i Mekkiyye c. 1, s. 387,
    Sonra İnsanlar, kitaplarını almak için tam on beş mevkifte hesap olunurlar. Bu mevkiflerin her birinde tam bin sene beklerler.
    1. Mevkifte, sadakalardan ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendisine farz kıldığı zekattan hesaba çekilirler.
    2. Mevkifte, hak sözden, İnsanları affetmek ve bağışlamak konularında hesaba çekilir.
    3. Mevkifte iyiliği emretmek.
    4. Mevkifte, kötülüğü nehyetmek,
    5. Mevkifte, güzel ahlak,
    6. Mevkite Allah İçin sevmek ve Allah için buğz etmek konusunda.
    7. Mevkifte haram maldan…
    8. Mevkifte İçki içmek,
    9. Mevkifte ferçlerini (avret mahallerini) haramdan korumak,
    10. Mevkifte yalan sözden…
    11. Mevkifte yalan yere yemin etmek,
    12. Mevkifte, faiz yemek,
    13. Namuslu kadınlara iftira etmek.
    14. Mevkifte yalan yere şahitlik etmek,
    15. Mevkifte bühtandan sual olunur…
    Bütün bunlardan kurtulan kişi Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin “Livâ-ü’l-hamd” sancağının altında toplanırlar. Futûhât-i Mekkiyye c. 1, s. 387.
    Bu günahları işleyip, dünyada bunlardan tevbe etmeden ölen kişiler ise, bunların her birinde tam bin sene gam, keder, üzüntü, korku, açlık, susuzluk içinde bekler. Ta ki Allâhü Teâlâ hazretleri onun hakkında hükmünü verince kadar. Futûhât-i Mekkiyye c. 1, S. 388, Sonra insanlar, kitaplarını okumak için bin sene ayakta kalırlar.
    Ameli iyi olan cennete kötü olan insan İse insanların önünde rezil ve rüsvâ edilir ve orada bin sene kalırlar.
    Sonra insanlar, mizan için sevk edilirler… Burada bin sene kalırlar. Hesabı ağır gelen kurtulur. Hafif gelen ise bin sene orada kalırlar. Sonra insanlar, Allâhü Teâlâ hazretlerinin kudret önünde on iki (12) mevkifte kalırlar. Bu mevkiflerin her biri bin senedir.
    1. Mevkifte, köle azad etmek,
    2. Mevkifte, Kur’ân-ı kerim hakkında, Kur’ân-ı kerimin hukuku ve Kur’ân-ı kerimi okumak…
    3. Mevkifte cihattan…
    4. Mevkifte gıybetten.
    5. Mevkifte nemîmeden,
    6. Mevkifte, yalandan,
    7. Mevkifte, ilim öğrenmekten,
    8. Mevkifte, ucub (kendini beğenmek) dinî, mesleği, İşi, soyu ve sopu hakkında kendini beğenmek ve insanlardan üstün görmek.
    9. Mevkifte, kibirlenmekten.
    10. Allah’ın rahmetinden ümidini kesmekten.
    11. Mekrullah’tan emin olmaktan,
    12. Mevkifte komşu hakkından sual olunur…
    Bunların her birinde kurtulan kurtuldu. Yoksa her birinde tam bin sene yokluk, açlık, üzüntü ve keder içinde kalırlar.
    Sonra insanlar sırat köprüsüne sevk edilirler. Sırat köprüsünün üzerinde geçitler vardır. Uç bin sene yükseliş, üç bin sene düz, üç bin sene de İnişli bir yoldur. Sırat köprüsünün üzerinde gözetleyen melekler vardır. Köprünün üzerinde bulunan gözetlemelerde melekler sual ederler:
    1. imandan,
    2. Namazdan,
    3. Zekattan,
    4. Oruçtan,
    5. Hacdan…
    6. Taharetten…
    7- Mezâlim {haksızlık olunanlara hakkını vermekten…).
    İnsanlar, bunların her birinde bin sene kalırlar. Ta ki Allâhü Teâlâ hazretleri dilediği gibi
    hükmedinceye kadar… Futûhât-i Mekkiyye c. 1, s. 388,

    Allah’ın mağfiretine rahmetine sığınırız; Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin şefaatini talep
    ederiz. Âmin. Mütercim.

    Kaynak Dipnotlardan : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/312-315.

    Kaside – Mevlid – Fahri Alem Göç Eyledi Dünyadan – Yıl 1976 Beyazıt Cami.

    Posted by Site - Yönetici Nisan 7, 2015

    Kaside – Mevlid – Fahri Alem Göç Eyledi Dünyadan – Yıl 1976 Beyazıt Cami.

    Efendimiz (s.a.v.)’den Bir Öğüt

    Posted by Site - Yönetici Nisan 7, 2015
    20120603_194237 copy.jpguy

    Efendimiz (s.a.v.)’den Bir Öğüt

    Ibni Abbâs (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu. Buyurdu.
    Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine bir katır hediye edilmişti. O katırı Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine Kisrâ (İran Şahı) hediye etmişti. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, kıldan yapılmış bir ip (yular) ile ona bindi. Sonra beni de arkasına oturttu…
    Uzun zaman benimle gitti. Sonra bana döndü:
    -“Ey genç!” dedi. Ben:
    -“Buyur yâ Resûlallah (s.a.v.)!” dedim. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
    -“Sen Allah’ı (n emirlerini ve yasaklarını) muhafaza et; O da seni (bütün sıkıntı ve belâlardan) muhafaza etsin!

    Sen Allah’ı (n dinini) muhafaza et; Onu (n yardımını ve rahmini hemen) önünde görürsün!

    Varlıkta (ve bollukta ibâdet, ihlas ve takvan ile) Allah’a tanın ki; Allâhü Teâlâ hazretleri de şiddet ve darlıkta seni tanısın (sana yardım etsin)!

    Bir şey isteyeceğin zaman (sadece) Allah’tan iste!

    Yardım dileyeceğin zaman Allah’tan yardım dile!

    Olacak şeyler hakkında kalem geçti. (Olacaklar yazıldı…)
    Eğer bütün mahlûkat (senin için toplanıp), Allâhü Teâlâ hazretlerinin sana hükmetmediği bir menfaati sana vermek isteseler buna kaadir olamazlar (böyle bir şeye güçleri yetmez…)
    Yine eğer bütün insanlar, Allâhü Teâlâ hazretlerinin yazmamış olduğu bir zararı sana dokundurmak için senin aleyhinde çalışsalar buna da güçleri yetmeyecektir.

    Eğer sen, yakın ile (tereddütsüz bir imanla) beraber sabır ile amel etmeye güç yettirirsen; bunu yap!
    Eğer buna gücün yetmezse sabret!
    Muhakkak ki, senin kerih gördüğün (sevmediğin ve hoşlanmadığın) şeylere sabretmede çok hayırlar vardır!
    İyi bil ki ilâhî nusret (yardım) sabırla beraberdir.
    Muhakkak ki belânın açılması (giderilmesi) sıkıntıyla beraberdir.
    Muhakkak ki kolaylık zorlukla beraberdir!.”

    Kaynak . Müsnedi ahmed 2666,
    İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/298-299.

    MÜSLÜMANLAR NİÇİN GERİ KALDI?

    Posted by Site - Yönetici Nisan 2, 2015
    20,Müslümanlar Niçin Geri Kaldı

    Müslümanlar Niçin Geri Kaldı

    Son yıllarda, bazı yazarlar köşelerinde bu sorunun cevabını arıyorlar. Bu konuyu tartışmaya açtılar. Bazıları da bundan istifade ederek “Vur abalıya” misali İslamiyete, İslam büyüklerine saldırmayı fırsat bildi. Aslında önemli bir konu bu. Herkesin çala kalem fikir beyan edeceği bir konu değil, uzmanlık istiyen hassas bir konu. Daha önemlisi de uzman bile olsa kişilerin art niyetli olmaması.
    Asırlar önceki gelişmeler ile ilgili fikir yürütmek kolay değil. Tarihi olayları kendi zamanlarındaki şartlar içinde değerlendirmek gerekir. O günün şartlarını bilmeden, “bu da yapılır mıydı? Bu hatayı ben bile yapmam!” gibi serzenişler büyük yanlış olur, başkaları da yanıltılır.

    Müslümanlar niçin geri kaldi? Sorusunun cevabını bulabilmek için, isterseniz önce meseleyi biraz geriden ele alalım, konunun iyi anlaşılması için. İslâm tarihi incelendiği zaman görülür ki, İslâm dünyasının en kuvvetli olduğu dönem, 7. ve10. asırlar arasıdır. 17.ve 18.asır, Fetret Devri, bir bakıma ayakta kalma mücadelesinin verildiği dönem. 19. ve 20. yüzyıl ise, Batı’nın üstünlüğünü mecburen kabullenme ve onların kontrolüne girme devri.

    İslâm dünyasının yükselmesini, onuncu asra kadar Müslüman Araplar sağladı. On birinci asırdan itibaren, bayrağı Türkler ellerine aldı. Türkler, doğuda Bizans’ı çökerterek Viyana kapılarına kadar ilerlediler. Endülüs Devleti de Avrupa’yı batıdan sıkıştırmaya başladı. Böylece Avrupa iki güç arasında sıkıştı.
    Bu kıskaç sebebiyle, yarı vahşî bir hayat süren Avrupa, gerçek bir medeniyet ile tanıştı. Güçsüzlüklerini anladılar. Kendilerini tenkit etmeye başladılar. Bu öz eleştiri, Avrupa’nın toparlanmasına sebep oldu. Birçok buluşların, üstün başarıların kaynağında, zaten çaresizlik yatar.
    Bernard Lewis’in “İslam’ın en büyük talihsizliği” dediği kurak Ortadoğu coğrafyası, bir de denizlerden kopunca, Avrupa’nın ürettiği sosyal gelişmeyi üretemedi, elindeki mirası bile yitirdi. Hele de dünya ticareti Akdeniz’den okyanuslara kayınca islam âlemi çöktü!

    Avrupa’da gelişmeler olurken, Müslüman dünyası elde edilen zaferlerin rehavetine kapıldı. Sahip olunan üstünlük sebebiyle, Avrupalıları küçümsediler. Avrupa teknolojide, buluşlarda hızla ilerlerken, Müslümanlar bu yenilikleri ciddiye bile almadılar.
    Müslümanların bir dezavantajı da, zirvede olmaları… Çünkü, zirvede kalmak, zirveye çıkmaktan çok daha zordur. Zirvede rüzgârlar sert eser. Zirvenin düşmanları çoktur. Bir dezavantaj da, insanın zirveye ulaşınca, gayretinin zayıflaması… İnsan isteklerine kavuşunca, rahata düşkünlük, uyuşukluk hastalığına tutulur. Zirveye çıkmada en büyük etken olan aşk, şevk kalmaz. Makam mücadelesi ve mal mülk yarışı başlar.
    Bu kural, her devirde, her medeniyet, her cemiyet, cemaat ve millet için geçerlidir. Böyle durumda, herkes, külfetsiz nimet peşine düşer. Başka bir ifadeyle, herkes birer mirasyedi olur. Herkes, geçmişteki birikimden, payına düşeceğinin peşindedir. “Her nimet külfet karşılığıdır.” prensibi unutulur, vermeden alan hazır yiyiciler çoğalır. Hâlbuki ayet-i kerimede, “Bilinsin ki, insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm-39) buyurulmuştur.
    Bu tehlikeli hastalığa, Osmanlı da maalesef yakalandı. Bunun neticesinde, devlet ricali oyun, eğlence peşine düştü. Yeniçeri, kendi vatanında, sanki bir işgalci orduydu. İkide bir kazan kaldırdıkları için, halkın ve padişahların korkulu rüyası hâline gelmişti. Tanzimattan sonra fen dersleri kaldırıldırığı için Medreseler teknolojiden kopuk haydeydi. Tekkeler, tembellerin barınağı oldu. Memurluk, gizli işsizlerin sığınağı durumundaydı. Aslında, görünüş olarak, medeniyeti zirveye çıkaran bütün müesseseler ayaktaydı. Fakat bunların gerçek temsilcileri yoktu. İçleri boşaltılmıştı.

    Bütün bunlar, dinimizin yasakladığı şeylerdi. Zaten ne zaman insanın başına bir iş gelmişse, bunun altında mutlaka dine uymamak yatar. Hâlbuki dinimiz boş kalmayı yasaklamaktadır. Ayet-i kerimede, “Boş kaldın mı hemen başka işe koyul!” (İnşirah-7) buyurulmaktadır. Aynı hâlde bile kalmak uygun görülmemektedir. Hadis-i şerifte de, “Mümin gayretlidir; iki günü eşit olan zarardadır.” buyuruldu.
    Demek ki, gerilemenin sebebi Müslümanlık değil, Müslümanlardır. İslamiyetin emirlerine uyan kim olursa olsun, muvaffak olur. Avrupalılar bilmeyerek de olsa bu emre uyup; çalıştılar, çabaladılar ve neticede zirveye ulaştılar.

    Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

    Şakku’l-kamer “Şak-kı kamer” “ayın yarılması” Mucizesi.

    Posted by Site - Yönetici Nisan 1, 2015
    Şakku'l-kamer Şak-kı kamer ayın yarılması Mucizesi.

    Şakku’l-kamer “Şak-kı kamer” “ayın yarılması” Mucizesi.

    Kureyşli müşrikler, Resûl-i Ekrem Efendimizin davasını tasdik eden birçok mu’cizeye şâhid oldukları halde, yine de inad ve inkârlarından vazgeçip ona sadakat ellerini uzatmıyorlardı. Gördükleri her mu’cizeye bir kulp takarak nazarlarda küçük ve basit bir hâdiseymiş gibi göstermek isteyerek, hem kendilerini, hem de halkı aldatma yoluna gidiyorlardı. Zaman zaman da akıllarınca Resûl-i Ekremi güç durumda bırakmak niyetiyle kendilerince meydana gelmesini mümkün görmedikleri isteklerde bulunuyorlardı. “Eğer, gerçekten Allah tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber isen, şunu şunu yap, şunu şunu göster de, görelim” diyorlardı.
    Bu isteklerde bulunurken maksatları imân etmek değildi. Bilakis Kâinatın Efendisini güç durumda bırakmaktı. Fakat, Cenab-ı Hak, müşriklere karşı sevgili Resûlünü hiç bir zaman güç durumda bırakmıyor ve hiç bir zaman muâvenet ve muhafazasını üzerinden eksik etmiyordu.
    Yine bir gün Kureyş’in ileri gelenlerinden Ebû Cehil, Velid bin Muğire gibilerin de içinde bulunduğu bir grup müşrik, Peygamber Efendimize gelerek,
    Eğer sen, gerçekten söylediğin gibi Allah tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber isen bize Ay’ı ikiye ayır. Öyle ki, yarısı Ebû Kubeys Dağı, diğer yansı Kuaykıan Dağı üzerinde görülsün” dediler.
    Resûl-i Ekrem Efendimiz,
    Şayet bunu yaparsam, îmân eder misiniz” diye sordu.
    Onlar,
    Evet, îmân ederiz” dediler.
    Dâvâsında haklı ve doğru olduğunu göstermek için mu’cizeyi istemek Peygamberin vazifesidir. İstenilen mu’cizeyi yaratan ise Cenâb-ı Hak’tır.
    Ay’ın bedir haliydi, yani en güzel göründüğü 14. gecesiydi. Kâinatın Efendisi, Allah’ın emir ve iradesi dâiresinde hareket eden Ay’a şehâdet parmağıyla işâret etti. Bu işaret-i Nebevî kâfi geldi ve ay ikiye ayrıldı. Öyle ki yarısı müşriklerin istedikleri gibi Ebû Kubeys Dağı üzerinde, diğer yarısı ise Kuaykıan Dağı üstünde iki parça halinde göründü.
    Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, orada bulunan halka,
    Şahid olunuz! Şahid olunuz!“1 diye seslendi.
    Bu apaçık mu’cize karşısında da müşrikler, inad ve inkârlarından vazgeçmediler. Üstelik,
    Bu da Ebû Kebşe’nin oğlunun bir sihridir“2 diyerek asılsız bir te’vilde bulunarak kendi kendilerini aldatma ve teselli etme yoluna saptılar. Gözleri önünde cereyan eden hâdiseyi elbette inkâr edemezlerdi. İnkâr edemedikleri için de, çıkar yol olarak “sihirdir” demek zorunda kalıyorlardı!

    Etraftan Gelenlerin Aynı Hâdiseyi Haber Vermeleri
    Sırf Resûl-i Ekrem Efendimizin davasına tasdik etmemek için bu apaçık mu’cizeye “sihirdir” diyen müşrikler, aralarında şöyle konuşmaktan da edemediler:
    Şayet Muhammed büyü yaptı ise, bu büyüsü bütün yeryüzünü kaplayamaz ya! Etraftan gelecek olan yolculara soralım, bakalım onlar da gördüklerimizi görmüşler mi?“3
    Etraftan gelen yolculara sordular. Onlar da aynısını gördüklerini itiraf ettiler. Bütün bunlara rağmen, ruhen ve kalben tefessüh etmiş, şirkle gönüllerini kirletmiş müşrikler, “iman ederiz” va’dinde bulundukları halde inanmadılar, ebedî saâdetin kaynağına koşmadılar. Üstelik arkasından da şöyle dediler:
    Yetim-i Ebû Talib’in sihri semâya da tesir etti!“4
    Müşriklerin, Peygamber Efendimizin bu parlak mu’cizesini inkâr etmeleri üzerine, Cenab-ı Hak, inzal buyurduğu âyet-i kerimelerde hâdisenin vuku bulduğunu bildirip, onlarınsa imansızlıkta, yalanda diretip durduklarını beyân etti:
    Kıyâmet yaklaştı, ay yarıldı.
    Onlar bir mu’cize görseler yüz çevirir ve ‘Bu kuvvetli bir sihirdir’ derler.
    Peygamberi yalanlayıp kendi heveslerine uydular. Fakat takdir edilen herşey bir gayeye ulaşacaktır.” 5

    1. Müslim, 8/132; Tirmizî, 5/397; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 1/447
    2. İbni Kesîr, Tefsir: 4/262
    3. Tirmizî, 5/398; Kâdı İyaz, Şifâ: 1/238; İbni Kesîr, Tefsir: 4/262
    4. Kâdı İyaz, Şifâ: 1/238
    5. Kamer Sûresi, 1-3

    İmam-ı Gazali’yi Suçlayanlar Art Niyetli

    Posted by Site - Yönetici Mart 31, 2015
    2,imam gazali,

    İmam-ı Gazali’yi Suçlayanlar Art Niyetli.

    Müslümanlar niçin geri kaldı, tartışmasını fırsat bilenler, geri kalmanın suçlusu olarak, İslamiyeti ve büyük İslam âlimi İmam-ı Gazali hazretleri gibi bazı İslam büyüklerini göstermeye çalışmaktadır. İmamı Gazali, Farabi, İbni Sina gibi felsefecilerin fikirleri ile mücadele edip yok ettiği için İslam âleminin bu hale düştüğünü iddia etmektedirler.
    Halbuki Gazali, dini inançlarımızı temelinden sarsan bu felsefecilerle mücadele yapmamış olsaydı, İslam âlemi bugünkü inanç boşluğuna 11.yüzyılda daha o zaman düşmüş olacaktı. Bunun için her Müslümanın bu büyük imama “teşekkür borcu” vardır. Bizdeki sözde ilim adamları, peşin fikirli Gazali düşmanları böyle söylerken insaf ehli yabancı tarihçiler ise suçun Gazali’de olmadığını yazmaktadırlar.

    Mesela, meşhur tarihçi Fernand Braude, Gazali’nin sorumlu tutulması fiikrine katılmaz. Bunun insafsızlık olacağını kaydeder. Batı, yüzyıllarca karanlık çağları yaşarken, İslamın ilimde, medeniyette bir altın çağ yaşadığını anlatır. Misal olarak da Endülüs’te Halife II. Hakem’in kitaplığında 400 bin yazma eser varken, komşusu Fransız Kralı V. Charles’in kütüphanesinde sadece 900 adet kitap bulunduğunu belirtir .(Medeniyetlerin Tarihi)

    Tarih boyunca, iman ve fen ilmi atbaşı olduğu sürece devletler başarılı olmuş, halk rahat ve huzur içinde yaşamıştır. Mesela, İspanya’daki Endülüs Emevi Devleti’nde bu dengenin sağlandığı zamanlarda medeniyette zirveye çıkmışlar; ne zaman ki, iman felsefecilerin etkisiyle zafiyete uğramış ardından da çöküş hızlanmış; Osmanlı’da ise teknolojide Batı’ya ayak uydurulamayanca gerileme başlamıştır.

    Endülüs ilim ve fen merkeziyken, islâm ahlâkını, Allahü teâlânın emirlerini bıraktıklarından, hattâ Ehl-i sünnet itikâdını bozarak, İslâmiyeti içerden yıkmak alçaklığı başladığından, Pirene dağlarını aşamadılar. İspanyollar, 1492 de, Gırnata şehrini de alıp müslümanları kılınçtan geçirdiler. Böylece, Allahü teâlânın emirlerine uymamanın cezasını buldular. İspanya fâcisı olmasaydı, felsefeci İbnürrüşdün ve İbni Hazmın bozuk fikrleri, belki din ve iman hâlini alıp dünyâya yayılacak, bugünkü hazîn levha, yüzlerce sene önce meydana çıkacaktı.

    Osmanlı’dan önce, İslam aleminin gerilemesinin sebebini de, yabancı tarihçiler şöyle açıklar: Fernand Braudel’e göre, Haçlı seferleri, iç savaşlar, Moğol istilası, Müslümanların Akdenizden kopup karalara kapanması, İslamı zora sokmuş ve dünya ekonomisindeki değişmeler gibi son derece karmaşık, sosyal, ekonomik ve siyasi sebepler İslam dünyasının geri kalmasına yol açmıştır. Osmanlıların yükselişi bu gerilemeyi bir ölçüde telafi etmiştir ama istenilen netice tam sağlanamamıştır, yükseliş devam ettirilememiştir.
    Çünkü, Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılda zirvedeydi. Böyle çok iyi bir durumda olduğumuz bir devrede, Avrupa çok zor durumdaydı. Şartlar Avrupa’yı artık zorlamaya başlamıştı. Bir çıkış yolu aramaya mecbur etti. Bu arayışlarla Amerika keşfedildi, 15. Asırda, 16. Asır ve 17. Asrın başlarına doğru Amerika’dan, özellikle Güney Amerika’dan büyük bir servet Avrupa’ya akmaya başladı. Altın, gümüş ve birçok kıymetli taşlar geliyor; hak hukuk tanımadan kaçırılan bu maddelerle Avrupa zenginleşiyordu.
    Bu zenginlik, fiyatların yükselmesine sebep oldu. Osmanlı ülkesinden de mal kaçmaya başladı. Çünkü, mal daima, nerede daha iyi fiyat bulursa, oraya gider. Sadece bununla kalmadılar. Hindistan, Uzakdoğu, Avustralya’da da koloniler kurdular.
    Batı, biriken sermayeyi sanayi devriminde kullandı.Sanayi devrimi tabiatıyla Avrupa’yı değiştirdi. İleriye götürdü. Bizde, ise bu devir Osmanlı’nın gerilemesinin hızlandığı bir devredir. Ekonomik olarak o yarışa giremedik. Aynı şeyleri yapamadık, aynı şekilde gelişmemizi sürdüremedik.. Avrupa’nın artan zenginliği bize menfi tesir etti. Ekonomimizi sıkıntıya soktu. Sonunda İslam âlemini temsil eden Osmanlının ekonomisini çökertti.

    Özetlemek gerekirse; İslam âleminin iman-teknoloji dengesini zaman zaman sağlayamaması, Hıristiyan âleminin blok halinde Müslümanların üzerine saldırması; haçlı seferleri tertiplemesi ve iç karışıklıklar çıkartması, Osmalının sahip olduğu cağrafyanın yapısı, Batı’nın çaresizlikten dolayı açık denizlere açılması, gasbettiği mallar ile zenginleşerek bunu sanayileşmede kullanması, Osmanlı’nın zirvede bulunması sebebiyle rehavete, gevşekliğe kapılıp Bat’ının ilerlemesine karşılık yeni açılımlar getirememesi gibi sebepler müslümanları bugünkü hale getirmiştir. Suç müslümanlıkta değil; Müslümanlardadır.
    Bugün yapılacak olan; şunu bunu suçlamak değil bundan sonra ne yapılabilir, bunun hesabını iyi yapmaktır.

    Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

    İmam-ı Gazali’ye neden düşmanlar?

    Posted by Site - Yönetici Mart 30, 2015
    İmam-ı Gazali,Her Müslüman şerîat erbabıdır.

    İmam-ı Gazali’ye neden düşmanlar?

    Bu sorunun cevabına geçmeden önce, Gazali düşmanlarının bir tahlilini yapmak lazım. Dikkat edilirse bunlar, İslamiyeti kendi kafalarına göre yorumlamak isteyen; kısa akıllarına göre dine ilaveler çıkarmalar yaparak ismi “İslam” olan fakat gençek islamla ilgisi olmayan yeni bir din kurmak isteyenlerdir. Veya alt yapısı müsait olmadığı, dine ait temel bilgilerden yoksun oldukları için bu tür art niyetli kimselerin oyununa gelen kimselerdir.
    İşte, imam-ı Gazali hazretleri bu inançsızlık yolunu kapadığı için ona düşman oldular. İmam-ı Gazali bu tehlikeli yolu öyle sağlam engellerle kapatmış ki on asırdır bu yolu açamak için zorluyorlar. İtiraf edelim ki otoban olarak olmasa da stabilize yol olarak geçiş yapabilecek hale getirdiler. Nihai hedefleri otoban haline getirmek.

    İmam-ı Gazali hazretlerinin savunduğu doğrular neydi, bunun karşısında olan felsefecilerin yanlışları neydi, şimdi de biraz bunun üzernide duralım:
    İmam-ı Gazali hazretleri bir ehli sünnet âlimi idi. İlimde tek ölçüsü vahye dayalı nakil bilgileri idi.Yani Cenab-ı Hakkın, Muhammed aleyhisselam ile bildirdiği bilgilerdi. Gazaliye göre daha doğrusu dinimize göre, bu bilgiler herşeyin üzerinde idi. Başta akıl olmak üzere diğer bilgi kaynakları buna uygun ise bir değer ifade ederdi; uygun değil ise hiçbir kıymeti yoktu.

    İmam-ı Gazali hazretlerine karşı olan felsefeciler ise aklı esas almışlardı. Başta Kur’an-ı kerim ve Rusulullahın bildirdikleri olmak üzere herşeyi akıl süzgecinden geçiriliyor, akla uygun değil ise kabul görmüyordu. Bunlarla ilgili bir-iki örnek verecek olursak:
    Mesela, Müslümanlara, (yahudilere ve nasârâya ve mecûsîlere) göre, varlıkların maddeleri de, sıfatları da hâdistir. Yani bunlar yok iken sonradan yaratıldı. Sonunda yine yok edileceklerdir. Ezeli ebedi değildirler. Ebedi ve ezeli olan sadece Cenab-ı Haktır.
    Aristoya ve onun yolunda olan Fârâbî, İbni Sînâ felsefeciler bunu akıl ile anlayamadıkları için , cisimlerin maddeleri de, sıfatları da kadîmdir. Yâni ezelîdir, hep vardır dediler. Bu sözün yanlış olduğunu, bugün modern kimya bilgisi kesin olarak bildirmektedir. Böyle bir inanç küfürdür.
    Aklı yaratan Allahü teâlâdır. Yaratanı bırakıp aklı esas almak, aklı ilahlaştırmak en büyük akılsızlıktır. Felsefenin tek dayanağı akıldır. Fakat, gerek zamanla tecrübî bilgilerin değişmesi ve gerekse bir başka insanın aklının bir önceki filozoftan daha farklı bir yapıya sâhib olması sebebiyle kurdukları felsefik sistemler şu veya bu oranda ve bâzan tamâmen değişmiştir.
    Böylece ortaya çıkan çeşitli felsefe okulları birbirini devamlı reddetmişlerdir. Felsefecilerin tek bildiği, hakikati, tekte değil, çokta; nihâyet hakta değil, bâtılda aramanın sanatıdır.Ancak bunlar akılları ile her şeyi çözmeye çalıştıkları için bir sonraki filozof, bir öncekini kötüleyerek yükselmektedir.
    Peygamberlerin, aklın dışında ve üstünde bulunan sözlerini, akla danışmaya kalkışmak, akla aykırı bir iş olur. Gecenin koyu karanlığında bilinmiyen yerlerde, pervâsızca yürümeye ve engin denizde, acemi kaptanın, pusulasız yol almasına benzer ki, her ân uçuruma, girdâba düşebilirler.

    Nitekim, felsefeciler ve tecrübeleri hayâlleri ile îzâha kalkışan maddeciler, akılları dışında bulunan sözlerinin çoğunda yanılmış, bir yandan birçok hakîkatleri meydana çıkarırken, bir taraftan da, insanların saadet-i ebediyyeye kavuşmalarına mani olmuşlardır.
    Yunan, Hind, Fars, Latin felsefelerinden ilhâm alan, İbni Sînâ, Fârâbî, İbni Tufeyl, İbni Rüşt, İbni Bâce gibi filozoflar zuhûr ederek, bazı bilgilerde Kur’an-ı kerimin hak yolundan ayrılmışlardır. Örneğin, İbni Sina, Muad kitabında Kıyamette dirilmeği inkar etmektedir. İbn-i Tufeyl ise öldükten sonra dirilmeye inanmamakla birlikte ilk insanın Âdem aleyhisselâm ile hazret-i Havvâ’dan çoğaldığını kabul etmemektedir.
    Bu ve buna benzer inançlarından dolayı, felsefecilerin bütün fikirlerini incelemiş olan İmam-ı Gazali ve İmam-ı Rabbani gibi İslam büyükleri bunların imanlarını kaybettiklerini küfre düştüklerini bildirmişlerdir.

    Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

    Mubarek Gün Ve Geceler.

    Posted by Site - Yönetici Mart 29, 2015

    Mubarek Gün Ve Geceler.

    Mubarek Gün Ve Geceler.

     
  • <<<<<<<<>>>>>>>> <<<<<<<>>>>>>> <<<<<<<<>>>>>>&gt <<<<<<<<>>>>>>>> <<<<<<<<>>>>>>>> <<<<<<<<>>>>>>>>
  • KIBLE BULUCU

  • <<<<<<<<>>>>>>>> <<<<<<<<>>>>>>> <<<<<<<<>>>>>>>> Kabeden Canlı yayın izle <<<<<<<<>>>>>>>> Medine`den Canlı yayın izle
  • TAKViM

    Nisan 2015
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Mar    
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    27282930  
  • Arşiv – Ønceki Yazilar