Göynem – Beyşehir
İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Hikâye – Hak Dine Giren Rahip…
Posted by Site - Yönetici Nisan 19, 2015

Hikâye – Hak Dine Giren Rahip...
Şeyh Abdulvâhid bin Zeyd (k.s.) hazretlerinden hikâye olundu. Buyurdular:
Bir gemide yolculuk yapıyordum. Gemi bizi bir adaya sürükledi. Orada puta tapmakta olan bir adam gördüm. Ona;
-“Ey adam! Sen kime tapıyorsun?” dedik. O gözüyle putu imâ ve işaret etti. Biz ona;
-“Senin mabudun bu mu? Bu bizim yanımızda yapma bir şeydir. Bunun
benzerlerini yapanlar var! Yapma bir şey ma’bûd olamaz!” dedik. 0;
-“Peki siz kime tapıyorsunuz?” diye sordu. Biz:
-“Biz, arşı semâda, batşı (gücü ve kuvvetinin tezahürü) yeryüzünde,
diriler ve ölüler hakkında kazası (ve hükmü) geçerli olan; isimleri
mukaddes, azamet ve kibriyâsi yüce olan zâta (Allahü Teâlâ hazretlerine)
tapıyoruz!” dedik. 0 yine sordu:
-“Bunu size kim bildirdi?”
-“Allahü Teâlâ hazretleri, bize kerîm bir resul gönderdi. 0 bunları bize bildirdil” dedik. O yine sordu:
-“Peygamber sizin aranızda ne yaptı?” diye sordu. Biz:
-“Resul (s.a.v.) hazretleri, risâleti (peygamberliği) edâ edince, Melik
(Allahü Teâlâ hazretleri), onu kabzetti. Ona katında olan şeyleri
seçti…” Sordu:
-“Yanınızda herhangi bir alâmet terk etti mi?” Biz:
-“Evet! dedik… Yanımıza Melik’in Kitabını bıraktı!” O:
-“Melik’in kitabını bana gösterin! Meliklerin kitabı çok güzel kitap olmalıdır!” dedi.
Ona Mushâf-ı şerifi (Kur’ân-i kerimi) gösterdik! O:
-“Ben bunu anlamıyorum (Kur’ân-ı kerim okuyup anlayamıyorum)” dedi
Bunun üzerine biz ona Kur’ân-ı Kerim’den bir sûre okuduk! Biz okudukça o
ağlamaya başladı. Tâ sûre bitinceye kadar hep ağladı. Sonra:
-“Bu kelâmın sahibine yakışan asla isyan etmemektir!” dedi.
Sonra Müslüman oldu. Güzel bir islâmiyet yaşadı. Sonra birkaç gün içinde bu güzel hali üzere vefat etti.
Sabah ve akşam Melikü’l-Müteâl hazretlerine hamd-ü senalar olsunl Ma’bûd ve maksut O’dur. Mevcut olan bütün işler O’na döndürülür!
İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/301-304.
“KELAM” ve “FIKIH ” DÜŞMANLIĞI
Posted by Site - Yönetici Nisan 18, 2015

“KELAM” ve “FIKIH ” DÜŞMANLIĞI
Büyük İslam âlimi İmam-ı Gazali hazretlerinin ölüm yıldönümleri her
nedense, sönük geçiyor. İslam âleminin yetiştirdiği bu ender şahsiyetten
yıldönümlerinde pek bahsedilmiyor; şatafatlı anmalar yapılmıyor.
Bu durum, zamanımızda İmamı Gazali hazretlerinin on asırdır
felsefecilere, inançsızlara karşı savunuculuğunu yaptığı Ehli sünnet
inancının zayıfladığını gösterir. Halbuki, İmam-ı Gazali’nin Osmanlı ve
Anadolu coğrafyası üzerinde çok büyük bir hizmeti vardı. Bunun için
şahsı ve kitapları çok sevilirdi. Katip Çelebi’nin bu büyük imamın
İhya’sı hakkındaki “Eğer İslam hakkındaki bütün kitaplar kaybolsa ve sadece İhya kalsa, bu kitap diğerlerinin boşluğunu doldururdu” sözü bunun bir göstergesidir.
İmam-ı Gazali hazretleri bir mihenk taşıdır, insanların fikri yapısını
gösteren çok önemli bir ölçüdür. Eğer bir kimse, bu büyük zatı tenkit
ediyorsa, üstünlüğünü kabul etmiyorsa, mezhepsiz olduğu, dinin nakli
olduğunu kabul etmediği; dine, felsefeyi, aklı, mantığı ortak etmek
istediği fikri çıkar. Nakle dayalı olmayan yani vahiy kaynaklı olmayan,
kişinin kendi düşünceleri din olmaz, şahsi fikir olur.
İşte İmam-ı Gazali hazretleri, bunun mücadelesini verdi. Gazali, Endülüs devleti ile başlayıp, daha sonra bütün İslam ülkelerine yayılan, İbni Sina, Farabi ve İbni Rüştün din haline gelen felsefi düşüncelerini yok etti. İslam âlemini büyük bir tehlikeden kurtardı. Eğer bu mübarek zat, bütün gücüyle ortaya çıkıp bunun mücadelesini vermeseydi on asır önce dinin yerini felsefe almış olacaktı.
Felsefeciler ve bunların etkisinde kalmış bazı cahiller bunun için,
İmam-ı Gazali hazretlerini sevmezler, ona düşmanlık ederler. İmam-ı
Gazali’ye karşı olan bir felsefeci profesör (Mehmet Aydın ) mealen
diyorki, “ Tesettür, faiz, namaz… gibi konular tartışılmalı, bunlara
akla, zamana uygun yeni yorumlar getirilmeli. Bir hükme takınılıp
kalınmamalı. Bugüne kadar âlimler, Müslümanları, “kelam” ve “fıkıh”
kitapları ile tek tip hükme uymaya zorladı. Yeni yorumlar yapıp,
halkımız, inançta ve ibadette tek tip Müslümanlıktan kurtarılmalıdır”
Bu görüştüki kimseler, halktan çekindiği için ben reform kelimesine karşıyım deselerde bu sözleri, fikirleri tam bir “dinde reformdur”.
Bu düşüncelerini, gerçekleştiremediklerinden İmam-ı Gazali ve diğer
mezhep imamlarına düşman oluyorlar, halkın gözünden bunları düşürmek
istiyorlar.
İslam alimleri, gece gündüz çalışarak, Peygamberimiz ve Eshabının nasıl
inandıklarını nasıl ibadet ettiklerini araştırmışlar elde ettikleri
nakle dayalı iman bilgilerini “Kelam” ve amel, ibadet bilgilerini de “fıkıh”
kitaplarında toplamışlar. 14 asırdır, her müslüman bu bilgileri bu
kitaplardan öğrenmiş ve buna göre ibadetini yapmıştır. Herkes kendi
anladığı ile amel etmeye kalkarsa Müslümanların hali ne olur? İnsan
sayısı kadar din(!) yani dinsizlik ortaya çıkar. Maksat ta zaten bu
değil mi?
İmam-ı Gazâlî’nin, felsefecilerin görüşlerini çürütmek ve felsefeci
sapık fırkalara cevap vermek için yaptığı bu çalışmasını işiten bir
takım kimseler de onu felsefeci zannetmişlerdir. Bunun sebebi, felsefe
ile tefekkür arasındaki mühim farkı bilmemektir.
Felsefeciler aklı rehber edinmişlerdir. Mütefekkirler, İslam âlimleri
ise aklı kullanmakla berâber, akla da rehber olarak peygamberleri ve
onların bildirdiği îmânı almışlardır. Göz için ışık ne ise, akıl için
îman odur.Işık olmayınca göz göremediği gibi îman olmayınca akıl da
doğru yolda yürüyemez.
İmâm-ı Gazâlî, filozof değil müctehiddir. Felsefenin değil, Ehli sünnetin yılmaz savunucusudur. Ehli sünnetin ne olduğunu bilmeyen, İmam-ı Gazali’yi ve diğer İslam âlimlerinin büyüklüğünü anlayamaz. Bunları anlayamayan da, İslam bilgileri ile felsefecilerin bozuk fikirlerini ayırt edemez.
Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet OruçYENİ İSLAMCILIK PROJESİ
Posted by Site - Yönetici Nisan 17, 2015

YENİ İSLAMCILIK PROJESİ
Kanal 7’de, Türkiye’deki Müslümanların durumu tartışılıyordu.
Aralarında ilahiyatçıların da bulunduğu birçok konuşmacı, Müslümanların
bugünkü, dağınıklılığını, sıkıntılarını ve bunların sebeplerini
konuşuyordu. Başka bir ifade ile suçlu aranıyordu Müslümanların bugünkü
iç açıcı olmayan hallerine.
Ben kendi kendime, “ Suçu niçin şurada burada arıyorsunuz, dini kendi kafalarına göre yorumlayan, refomcu ilahiyatçılar değil mi?”
diye söylenirken, ilahiyatçı Prof. Hayri Kırbaşoğlu söz alarak, katili
bulmuş bir komiser edasıyla, kendine göre birçok safsata
gerekçeleri de sıralayıp, “ Bütün bu olumsuzlukların müsebbibi, ilmihal kitaplarıdır” demez mi?
Yine kendi kendime, “Pes! Doğrusu” dedim. Hani derler ya, “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır!”
aynen öyle! Çok şükür başka bir ilahiyatçı söz alarak beni biraz olsun
ferahlattı. Şükürler olsun ki, az da olsa insaf ehli ilahiyatçılar da
varmış, dedim. Bu ilahiyatçı Prof. dedi ki:
“ Biraz insaflı olalım, Allahtan korkalım, eğer bugün öyle veya böyle
memleketimizde Müslümanlık varsa, bu ilmihaller sayesindedir. Bir
“Mızraklı ilmihal’in yaptığı hizmeti nasıl inkar edebiliriz. Halkımızın
sahip olduğu din bilgilerinin esas kaynağı, “Mızraklı ilmihal’dir. Bugün
halkımız islamiyeti yaşıyorsa, bu beğenmediğiniz ilmihaller
sayesindedir. İlmihal kitaplarını şekilcilikle suçlamak, bu kitaplarda,
ahlâk bilgisi, hikmet, şuur yok demek yanlış olur. İlmihal’lerin konusu
zaten şekildir; yani namaz nasıl kılınır, abdest nasıl alınır… bunları
anlatmak. Bir kitap konusu gereği anlattıkları ile nasıl suçlanabilir.
Sonra din kitapları sadece ilmihallerden ibaret de değil ki. Ahlak
kitapları, hikmet kitapları da var. Bunların hepsini ihtiva eden
kitaplar da var. İsteyen bunları da alıp okuyabilir. Bunu engelleyen mi
var?”
Eski ve günümüz ilmihallerine karşı çıkan ilahiyatçı Prof, kendisinin
yeni bir ilmihal kitabı yazacağını söyleyince, bir başka konuşmacı
hoşuma giden, yüzde yüz gerçeği yansıtan çok güzel bir söz söyledi: “
Zahmet etmeyin hocam, yazacağınız ilmihali hiç kimse okumaz. Niçin
diyecek olursanız, sebebini de hemen söyleyeyim: Dini bir kitabın
okunması için, yazanın, ihlaslı olması, ilmi ile amil olması, yani
İslamiyeti yaşaması, takva sahibi olması lazımdır. Bugün bu vasıflarda
din adamı kalmadı. Eski kitapların çok okunmasının hikmeti de burada
zaten. Çünkü, onlar gerçekten takva sahibi samimi insanlardı.
Söylediklerini, yazdıklarını eksiksiz olarak yaşayan kimselerdi. Sadece
Allah rızası için yazıyor ve konuşuyorlardı. Bugünkü din adamları için
bu söylenebilir mi?”
İlmihal, özellikle Mızraklı ilmihal düşmanlığı yeni değil. Fakat son
yıllara kadar, bu düşmanlığı dinsizler, ateistler yürütüyordu. Mesela,
Nazım Hikmet’in Mızraklı ilmihal düşmanlığını hedef alan bir şiiri
vardır. İşin düşündürücü, ürkütücü yönü, ilahiyatçıların da bu
kampanyaya katılmaları. Nazım Hikmet’in düşmanlığını anlıyorum;
düşüncesi gereği dini ortadan kaldırmak istiyor. Zira kendisi
inançsızdı. Peki, ya İlahiyatçılar ne yapmak istiyor acaba? İster
istemez insanın aklına geliyor, yoksa bazı ilahiyatçıların da nihai
hedefleri dini ortadan kaldırmak mıdır?
Bu konularda kafa yoran bir yazarın şu tespiti de bu şüpheyi doğrulamaktadır:
“Yeni İslâmcılık projesi, daha önce dinle ilgisi olmayan elitler,
aydınlar tarafından yürütülüyordu. Bundan netice alınamayınca yeni proje
yürürlüğe konuldu. Bu yeni projeye göre, “Yeni İslam”
başka bir ifadeyle dinsizleştirme, İslâmcı elitler ve aydın din
adamları(!) eliyle yürütülecek. İslâmı Protestanlaştırma Projesi ile de
buna destek verilecek. Veya, İslamı protestanlaştırma projesine
dönüştürülecek.”
Dış güçlerin özellikle de, İngilizlerin ve “Vatikan”ın yönlendirdiği bu
projeyi önlemenin yolu, asırlardır olduğu gibi, dinimizi ilmihal, fıkıh
kitaplarından öğrenmekten geçer.( Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye ve 2.
Kısımda “Mızraklı İlmihal” olan İslam Ahlâkı kitapları fıkıh
bilgilerini, İslâm ahlâkını, hikmet ve İslâmi şuuru çok güzel bir
şekilde bildirmektedir. Sinsi oyunlara gelmemek için, bunlar mutlaka
dikkatlice okunmalıdır.)
Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç
Posted in Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »
TEVHİD VE TEVEKKÜL
Posted by Site - Yönetici Nisan 15, 2015

8.KONU: TEVHİD VE TEVEKKÜL
Tevekkül Yüce Allah’a yakın olanların derecesidir ve çok yüksek bir
derecedir. Fakat tevekkülü öğrenmek zor, tatbik etmek ise daha da
zordur.
Zira meydana gelen bir işte, Yüce Allah’tan başka bir şeyin etki ettiği
düşünüldüğü an tevhide noksanlık gelir. Hiçbir sebep lazım değil
denirse, şeriata aykırı davranılmış olur. Eğer “Başka bir şeyin etkisi biraz var” diye düşünülürse, o zaman tevhide noksanlık gelir.
Demekki tevekkülü hem akla, hem şeriata hem de tevhide uyacak şekilde
anlamak lazımdır. Bu haliyle anlayabilmek için de derin bilgi ister.
Herkes bunu anlayamaz.
Dünya belirli bir yörüngede güneşin etrafında dönüyor.
Biz önce tevekkülün üstünlüğünü, sonra aslını, sonra hallerini, en sonunda da tatbikatını açıklayacağız.
TEVEKKÜLÜN ÜSTÜNLÜĞÜ
Yüce Allah herkese tevekkülü emretmiş ve “Tevekkül imanın şartıdır” buyurmuş tur.
Yüce Allah buyuruyor ki:
“Eğer inanır iseniz, Allah’a tevekkül ediniz.”
(Maide suresi, ayet : 28)
Yüce Allah buyuruyor ki:
“Yüce Allah tevekkül edenleri elbette sever.”
(Ali İmran sures i, ayet: 159)
Yüce Allah buyuruyor ki:
“Allah, kendisine tevekkül edene kafidir.”
(Talak suresi, ayet: 3)
Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Ümmetleri bana gösterdiler. İçlerinde en çoğu benim ümmetimdi; dağları ve sahraları doldurmuş lardı. Sevindinmi, dediler.
Evet , dedim. Fakat bunlardan ancak yetmiş bin adedi hesapsız cennete
girer, dediler. Bunlar hangileridir? dedim. İşlerini büyü ve fala değil,
Yüce Allah’a havale edip O’na güvenenler ve O’ndan başka bir şeye
tevekkül etmeyenlerdir, dediler.”
Dinleyiciler arasında bulunan Ukkaşe ayağa kalkıp: “Ya Resulallah, dua et de Yüce Allah beni onların arasına katsın.” dedi. Resulullah: “Allahım, Ukaşe’yi onlara kat .” diye dua etti.
Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Siz hakkiyle tevekkül etseydiniz, Yüce
Allah kuş ların rızkını gönderdiği gibi, sizin de rızkınızı gönderirdi.
Kuş lar sabahleyin aç, mideleri bomboş olarak gider, akşamları tok ve
dolu midelerle yuvalarına dönerler.”
Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Yüce Allah kendisine sığınan kimsenin
bütün sıkıntı ve ihtiyaçlarına yeterlidir. Dünyaya sığınan kimseyi,
dünya ile başbaşa bırakır.“
Hz. ibrahim’i ateşe attıkları zaman “Hasbiyallah ve ni’mel vekil = Allah bana kafidir ve O en iyi yardımcıdır.” dedi.
İbrahim (A.S.) ateşe atılmak üzere iken Cebrail (A.S.) gelip: “Bir ihtiyacın varmı?” dedi. İbrahim (A.S.): “Var, ama sana değil.” dedi. Böylece “Allah bana yeter” sözünün eri olduğunu gösterdi. Bunun için Kur’an’da “Sözünün eri İbrahim” diye övüldü.
Yüce Allah Davud’a (A.S.) şöyle vahyetti:
“Ey Davud, Beni yardımcı edinen kimseye
bütün yer ve gök ehli hile ve kötülük yapmaya çalışsalar, mutlaka onu
hile ve kötülüklerden kurtarırım.“
Said ibn Cübeyr diyor ki:
“Elimi akrep sokmuştu. Annem, elini uzat da efsun etsinler (uydurma
şeyler okusunlar) diye and verdi. Ben diğer elimi uzattım. Zira
Resulullah: “Efsun ve dağlama yaptıran kimse Yüce Allah’a tevekkül etmemiş olur.” buyurmuş tur.”
ibrahim Edhem bir rahibe sordu: “Ne ile geçiniyorsun?” Rahip: “Nereden verdiğini, rızkımı gönderenden sor.” dedi.
Birine sordular: “Her gün ibadetle meşgulsün. Ne yiyip içiyorsun?” Adam cevap olarak dişlerini gös terdi. Yani değirmeni yapan, suyunu gönderir demek istedi.
Harm bin Hayyan Üveys -i Karani’ye sordu: “Nereye yerleşeyim?” Üveys :
“Şam’a yerleş ” dedi. Harm: “Orada geçim nasıldır?” dedi. Üveys :
“Rızıklarından şüphe eden kalplere yazıklar olsun. Bunlara şüphe karışmıştır. Öğüt fayda vermez” dedi.
Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali“İslâm’ı Bozma Gayretleri”
Posted by Site - Yönetici Nisan 14, 2015

“İslâm’ı Bozma Gayretleri”
Dinlerarası diyaloğun, reformist faaliyetlerin dinimize verdiği zararı bilenlerin sayısı maalesef çok az. İşte bu az sayıdaki insanlardan biri de M.Şevket Eygi’dir. Sayın Eygi bir yazısında bu tehlikeyi şöyle dile getiriyor:
“İKİNCİ Meşrutiyet hareketi bir Mason-Dönme hareketiydi. O günden
bugüne İslâm dinini tahrif etmek (bozmak) için birtakım gizli mihraklar
sinsi bir şekilde hiç aralık vermeksizin çalışmaktadır.
Onlar gerçek İslâm’ı kaldırıp, yerine reforme edilmiş, yenilenmiş, ilahî
bir din olmaktan çıkartılıp beşerî bir hümanizma veya ideoloji haline
getirilmiş muharref bir İslâm koymak istiyorlar.
1950’li, 60’lı yıllara kadar imparatorluk devrinden kalma eski
icazetli sünnî ulema, dersiâmlar, müftüler, hakikî hocalar vardı. Onlar
dinde yenilik, reform, tağyir (değiştirme), tahrif (bozma), yeni bir din
türetme hareketine karşı çıkıyorlardı. Halkı da uyarıyorlardı. Maalesef
onlar gittikten sonra dengeler bozuldu ve reformcular, yenilikçiler,
tahrifçiler hayli tahribat yaptı.
Reformcular, yenilikçiler, tahripçiler en büyük zararı Kur’ân tercümeleri, mealleri, tefsirleri sahasında vermişlerdir.
Eskiden dinsizler şöyle söyleyip yazıyordu:
“Yobaz hocalar aradan çıksın, her Müslüman dinini kutsal kitabın Türkçe tercümesini, mealini, yorumunu bizzat okuyarak öğrensin…“
Böyle bir öğrenme metodu elbette yanlış bir metottur. İslâm dinini öğrenmenin en güzel ve doğru yolu:
1. Hacimce küçük, orta, büyük ilmihal kitaplarını,
2. Ehl-i sünnet ve cemaat ulemasının
tertip etmiş oldukları akaid (inanç bilgileri), fıkıh, ahlâk
kitaplarını muteber, güvenilir hocalardan okuyup ders almaktır.
İslâm hakkında bilgisi olmayan bir kimseye on ciltlik bir tefsirle,
yanında yine on ciltlik bir hadîs külliyatı verseniz, o bu iki kitabı
kendi kafasına göre okuyarak abdest almasını, iki rekat namaz kılmasını
öğrenemez. İslâm dininin temel bilgilerini öğrenmenin en güzel ve pratik
yolu bir ilmihal alarak onları kolayca, kısa zamanda, açık ve seçik
olarak öğrenivermektir.
1950’li yıllarda önemli bir mevkide bulunan kodaman bir Farmason ve
dinsizin bir içki sofrasında şöyle demiş olduğu rivayet olunmaktadır:
“Biz şimdiye kadar cepheden savaşarak dini yıkamadık, bu sefer işi mihraptan halledeceğiz…”
Maalesef günümüzde İlahiyat fakültelerine birtakım reformcular, yenilikçiler yuvalanmıştır.
Hoca geçinen bazıları mezhepsizlik, fıkıh ve sünnet düşmanlığı, telfik-i
mezahip (Fıkıh mezheplerinin dini hükümlerini karışık şekilde
uygulayarak dini oyuncak etmek), Ehl-i Sünnet aleyhtarlığı yapmaktadır.
Sanki İslâm tarihinde doğru dürüst imam, müçtehid, büyük hoca kalmamış
gibi azılı Farmason, yalancı, Müslümanları kandıran, İranlı olduğu halde
kendisini Afganistanlı olarak tanıtan, şiî olduğu halde takiye yaparak
sünnî görünen, arrivist ve maceraperest Cemalüddin Afganî’yi kurtarıcı
olarak gösteren bir fırka bile türemiştir.
Ankara İlahiyat Fakültesinde Pakistanlı Fazlurrahman cereyanının
hayli taraftarı bulunduğunu öğrendiğim zaman çok üzüldüm. Bu adam
İslâm’daki, Kur’ândaki, Şeriat ve fıkıhtaki hükümlerin bir kısmının bu
devirde geçerli olmadığını iddia ediyormuş. Böyle bir inanç sapıklık
değil midir? Allah’ın inzal etmiş olduğu hükümlerin bir kısmını kabul
etmek, bir kısmını reddetmek dalalet değil midir? İslâm bir bütün değil
midir?
Tabiî ki, bütün ilahiyatçıları suçlamıyorum. Ehl-i Sünnet dairesi içinde olanlarını tenzih ederim, kendilerine hürmet beslerim.
Maalesef Diyanet İşleri Başkanlığı da hayli yara almıştır. 1970’li
yıllarda, Farmason ve yalancı Afganî’nin tilmizi Abduh’un talebesi Reşid
Rıza’nın Telfik-i Mezahib konulu bozuk ve kafa karıştırıcı kitabı
maalesef Başkanlık yayınları arasında basılmıştır.
İslâm dini ilahî ve kutsal son dindir. Ana kaynaklarında bir kayıp
yoktur, herhangi bir tahrifat olmamıştır. İslâm Şeriatının hükümleri
Kıyamet’e kadar baki olacaktır. İslâm dininin gelmesi ile diğer dinlerin
ve Şeriatların hükümleri ortadan kaldırılmıştır.
Son zamanlarda garip, acayip, şüpheli, şaibeli bir “Dinlerarası Diyalog”
cereyanı çıktı. Zünnarlı papazlar, kippalı hahamlar, İslâm hocaları,
Bahaîler, Dr. Moon dini temsilcileri bir araya geliyor ve “Diyalog”
yapıyorlar. Nedir bu diyalog? Mahiyetini, içyüzünü bilen yok. Diyalog
diyorlar ama fazla açıklamıyorlar. Müslümanlar daha önceki dinlerin
peygamberlerini kabul ediyor ama ötekiler Hazret-i Muhammed’in hak
peygamber olduğunu, Kur’ân’ın hak kitap olduğunu, İslâm’ın hak din
olduğunu kabul etmiyorlar. Bu “Dinlerarası Diyalog“un
bir tuzak olduğu besbellidir. Her bulaşık işte olduğu gibi bu işte de
birtakım kimselerin birtakım rantlar yediklerinden, sebeplendiklerinden
şüpheleniyorum.
Aklı başında ve vicdanlı Müslümanlar din konusunda yanlış işler
yapmamak, bindikleri dalı kesmemek istiyorlarsa geleneksel Ehl-i Sünnet
Müslümanlığına sımsıkı bağlı kalmalıdır. Reform, yenilik, mezhepsizlik,
fıkıh ve sünnet düşmanlığı, Kur’ân’ı kendi heva, heves ve re’yi ile
tercüme ve tefsir etmek bunlar İslâm’a ve Ümmet’e zarar veren işlerdir.
Dinde reform ve yenilik cereyanını Müslümanlar değil Dönmeler çıkartmıştır.
Nitekim menfi Türkçülüğü, milliyetçiliği de onlar çıkartmıştır. Tekin
Alp, nâm-ı diğer Moiz Kohen efendiyi unutmayalım. İslâm’a karşı, dine
saldıran bir Türkçülük ve milliyetçilik olmaz. Hakikî Türkçü ve
milliyetçi, kendisi dindar olmasa bile dine saygılıdır.
Açıkça beyan ediyorum:
Dinde reform, dinde yenilik, Fazlurrahmancılık, telfik-i mezahip,
mezhepsizlik, Sünnet düşmanlığı Mevla’ya götürmez, belaya götürür.
Amerika’nın, İsrail’in, Siyonizmin, Haçlıların, Dönmelerin gayesi
İslâm’ı bozmaktır. Bunu yapamayacaklardır. Çünkü dinimiz ilahî koruma
altındadır.
Müslümanlar! Din konusunda tartışmayınız, din konusunda hiziplere ve
fırkalara ayrılmayınız. Din ticareti yapanlara yardım etmeyiniz. Ehl-i
Sünnet çizgisinden bir milimetre bile ayrılmayınız.
Dinde reform ve yenilik yapılmasını istemek İslâm’ın ilahî, mükemmel bir din olduğundan şüphe etmek demektir.
Reform ve yenilik tuzağına düşmeyiniz.
Ehliyetsiz, icazetsiz, liyakatsiz kişilerin para kazanmak veya ortalığı
karıştırmak için yazdıkları tercüme, meal, tefsirleri okumayınız.
Sizi akaid, taharet, ibadetler, kısaca muamelat, ahlâk bölümlerini
ihtiva eden muteber bir ilmihal kitabı kurtarmaya yeter. Muteber din
kitaplarındaki bilgileri öğreniniz ve hayata uygulayınız.”
Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç
Posted in Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: İslam'ı Bozma Gayretleri | Leave a Comment »
YENİ BİR DİN KURMA GAYRETLERİ
Posted by Site - Yönetici Nisan 13, 2015

YENİ BİR DİN KURMA GAYRETLERİ
Aslında bu değiştirme işi sadece kurbanla sınırlı değildir, bunların
gerçek niyeti dini tamamen değiştirmek, kendilerine göre yeni bir din
kurmak. Vahye dayalı, nakli esas alan İslamiyeti yok edip, Protestanlık
gibi yeni bir dinin tarih sahnesinde yerini almasını sağlamak.
Bunun için önce dinin, temeli esası olan imandan başladılar işe.
Dinlerarası diyalog çalışmaları ile, Hıristiyanlığın da Yahudiliğin de
hak din olduğu, bunlara inanların da Cennete gideceği fikri gündeme
getirildi.. Bu dinlerle, amentüde yani inanılacak şeylerde ittifak
olduğu söylendi. Halbuki, ibadetlerde olduğu gibi iman konusunda da
bunlarla ortak noktamız yoktur. Mesela, Hıristiyanlarda, üç tanrı inancı
vardır, meleklerin Allahın kızları olduğuna inanırlar, biz Hz. Musa’ya,
Hz. İsaya inanırız, onlar Muhammed aleyhisselama inanmaz.
Diyalogtan esas maksat, müslümanların imanını bozmak, özellikle de, imanın özü olan, “Hubbu fillah ve buğdu fillah”
ı yani, Müslüman olanı Allah için sevmek, Müslüman olmayanı Allah için
sevmemek, ona düşman olmak esasını yıkmak. Bir de, emri marufu, neyhi
münker’i yani, dinimizin doğru inanışını yaymak, yanlış inanışlara,
yaşayışlara mani olmak, emrini ortadan kaldırmak.
İmandan sonra sıra namaza geliyor. Burada da iddiaları şu: Namaz duadan
ibarettir, Allahı hatırlayıp ona sığınmak kafidir. Namaz kılma imkanı
olmayanlar, namaz vakitlerinde bunu yaparlarsa namaz şartı yerine gelmiş
olur. Kur’an’da ne namazın şekli ve ne de vakitleri hakkında bir
açıklık olmadığını söyleyerek dinimizi bu Arap hurafelerinden kurtarmak
gerek diyorlar.
Halbuki namaz dinin direğidir. Peygamber efendimiz, en zor şartlarda
mesela çetin savaş şartlarında bile beş vakit namazı bilinen şekliyle
mutlaka kılmıştır. Peygamberimizin varisi olan âlimler de, namazı
bedendeki başa benzetmişlerdir, başsız beden olamayacağı gibi namazsız
din olamayacağını ve namaz kılmayanın dinini yıkmış olacağını
bildirmişlerdir.
Zekat için de, zekat bir vergidir, vergisini veren zekatını da vermiş
sayılır diyorlar. İlla vermek istiyenler de, Kur’an-ı kerimde oranı
bildirilmediği için, gönlünden ne koparsa, sembolik bir şey vermekle
zekat borcunu ödemiş olur, heyezanında bulunuyorlar.
Dinimizin hac şartını da, kurban meselesinde olduğu gibi, fakir,
muhtaç kimseler varken hacca gidilmez, hac parasını onlara vermek lazım,
fikrini ortaya attılar. Hac ibadetini bozmak için de, senenin belli
günlerinde değil de senenin diğer günlerine yaymak gerekir, diyorlar.
Ayrıca, şeytan taşlama da yok. O nefsinizdeki şeytanı taşlamaktır,
diyorlar.
Oruca gelince; aslında o bir diyet ve kötü söz söylememe, yanlış iş
yapmama konusunda yılda bir kez insanın kendi kendini otokontrole tabi
tutması ve disiplin altına alması olayıdır. Bunu bir gün durup bir gün
yapmak da mümkün. Aralıksız otuz gün tutmak ta şart değil diyorlar.
Sadece bu saydığımız ibadetlerde değil tabii ki, her konuda yeni
projeleri var bunların. Bunlara göre kalb temiz olsun, herkese iyilik
yap yeter. İbadete bile luzum yok. İsim vermeden hümanizmi din diye
halkın önüne koymaya çalışıyorlar.
Peki, biz bu olup bitenlere seyirci mi kalacağız. Hayır, dinimizi fıkıh
kitaplarından, ilmihal kitaplarından en iyi şekilde öğreneceğiz ve
öğreteceğiz. Öğrendiklerimizi en güzel şekilde yaşayacağız ve
yaşatacağız. Aksi takdirde, Cenâbı Hak, verdiği nimetin kıymetini
bilmediğimiz için elimizden alır, dünya ve ahıretimiz harab olur.
Allahü teâlâ kıyamete kadar dinini devam ettireceğine göre, başka
milletlerle de devam ettirebilir bu dini. Bu İslam nimetinin on asırdır,
bizde olması bundan sonra da bizde kalacak manasına gelmez. Yüce Allah,
“Gönderdiğim nimetlerin kıymetini bilir,
şükrünü yaparsanız, nimetlerimi artırırım. Şükrünü yapmazsınız elinizden
alır, şiddetli azab ederim” buyuruyor.
Unutmayalım, tarihte bunun örnekleri çoktur!..
Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet OruçŞeyh Abdülhvâhid Bin Zeyd (k.s.) Hazretleri Kimdir ?
Posted by Site - Yönetici Nisan 12, 2015

Şeyh Abdülhvâhid Bin Zeyd (k.s.) Hazretleri Kimdir ?
Şeyh Abdülhvâhid bin Zeyd (k.s.) hazretleri. Tebe-i tabiînden olup,
Basra’da Doğumu kesin olarak bilinmemektedir. Abdülvâhid bin Zeyd
hazretleri, Tabiîn devrinde meşhur hadîs ve fıkıh âlimleri olan, Ebû
İshâk, A’meş, Hasan-ı Basrî, Âsım’ül-Ahval, Salih bin Han, Amr bin
Meymûn, Ebû İshak Şeybânî gibi âlimlerden ders aldı.
Hadîs ve fıkıh öğrenerek bu İlimlerde söz sahibi oldu. Tebe-i tabiîn
devrinde Basra’da yetişen meşhur hadîs ve fıkıh âlimlerinin ileri
gelenleri arasında yer aldı.
Zamanını ilim öğrenmekle ve ibâdet yapmakla geçirdi.
Senelerce sabah namazını yatsı namazı abdestiyle kılıp, geceleri uyumamışttr.
Duası çok makbuldü. Hadîs ilminde sika, sağlam güvenilir bir râvi olup rivayetleri “Kütüb-i Sitte’de” yer alır.
Öğrendiklerini İnsanlara öğretmeye çalışırdı.
Cuma namazından sonra evinin çevresi hadîs ve fıkıh öğrenmek isteyen talebelerle dolardı.
Bıkıp, yorulmadan saatlerce ders verir ve onların yetişmelerini isterdi.
Bir dakikasının boşa geçmesini istemez, ya öğrenir yahut da öğretirdi.
Derslerine sâdece namaz vakitlerinde ara verdiğini talebeleri
anlatmışlardır.
Abdülvâhid bin Zeyd, dünyâya değer vermemesi, devamlı ibâdet ve ilimle
meşgul olması, herkese iyilik etmesi ile dikkati çekerdi. İnsanlar onu
sever ve hürmet ederdi. Yaşayışı ve hikmetli sözleriyle pek çok kimsenin
doğru yola girmesini sağlamış, herkese örnek olmuştur.
Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri yaşadığı ibret verici hadîselerden
bâzılarını, insanlara nasîhat ve ders olması bakımından nakletmiştir.
Şöyle anlatmıştır: Bir rahibin odasının yanına yaklaşıp, ey rahip diye çağırdım. Fakat cevap vermedi. Üçüncü defa çağırışımda başını uzatıp:
“Ey kişi ben rahip değilim. Rahip, Allahü Teâlâdan korkan, O’na saygı
gösteren, belâsına sabredip, kazasına razı olan, nîmetlerine şükredip
onun için tevazu gösteren, izzet karşısında zilleti kabul eden,
kudretine teslim olup, heybet ve azameti karşısında eğilen. hesap ve
azabını düşünen, gündüzünü oruç, gecesini ibâdetle geçiren, Cehennem’i
hatırladıkça uykusu kaçan kimseye denir. Ben ise saldırgan bir köpeğim.
İnsanlara zararım dokunmasın diye kendimi buraya habsettim.” dedi. Bu
sözleri üzerine şöyle sordum:
“Allahü Teâlâyı bildikten sonra insanları Allahü Teâlâdan uzaklaştıran şey nedir?”
“Kardeşim! İnsanları Allahü Teâlâdan ancak dünyâ malı ve sevgisi
uzaklaştırır. Çünkü dünyâ isyan ve günah yeridir. Aklı başında olan
dünyâyı kalbinden çıkarıp, günahlarına tövbe ederek kendisini Allahü
Teâlâya yaklaştıracak şeye yönlendirir.” diyerek daha önce kendisinin
îmân ettiğini söyledi.
Yine şöyle anlatmıştır: Hacca
gitmiştim. Yanımda bir genç durmadan Peygamber efendimize salâtü selâm
getiriyordu. Bâzı yerlerde okunması daha uygun dualar olduğu halde, genç
her yerde duâ yerine salevât okuyordu. Dikkatimi çekti ve kendisine
sordum. Genç şöyle dedi:
Babam ile birlikte hacca gitmiştik. Yolda uyudum. “Kalk baban Öldü.”
dediler. Kalktım gerçekten babam ölmüştü. Aynı zamanda yüzü de
kararmıştı. Ölümü ve ayrıca yüzünün kararması beni daha da üzdü. Bu
üzüntü ile tekrar uykuya daldım. Bu sırada rüyamda siyah yüzlü dört kişi
ellerinde demir kamçılar olduğu halde, babama yaklaştılar. Tam
vuracakları zaman nur yüzlü bir zatın geldiğini, onlara dönerek;
“Vurmayın!” dediğini, eli ile de babamın yüzünü sıvazlayarak
nûrlandırdığını, sonunda bana; “Artık uyan, baban nûrlanmıştır.” diye
söylediğini gördüm. “Sen kimsin?’ diye sorduğumda, “Ben Peygamberim,
bana salevât getirdiği için ona şefaat ettim.’ dedi. Uyandım,
söylendiğigibiydi. Bu sebeple ben de salevât-ı şerîfeyi devamlı
okuyorum.
Yine buyurdular: Bir defasında
Beyt-i Mukaddese gitmek üzere yola çıktım. Fakat yolu şaşırdım. Nereden
gideceğimi bir türlü bilemedim. Bu şaşkın halde karşıma bir kadın çıktı.
Bana yaklaştı; “Ey garib kimse, yolunu mu şaşırdın?” diye sordu. Sonra:
“Allahü Teâlâyı tanıyan kimse nasıl garib olur? Onu seven nasıl yolunu
şaşırır?'” dedi. Sonra da bana elindeki değneği uzatıp; “Bu asanın
ucundan tut, Önümden yürü.” dedi. Asanın ucundan tutup önünde yürümeye
başladım. Yedi adım kadar yürüdüm ve kendimi Mescid-i Aksâ’da buldum.
Gözlerimi oğuşturarak kendi kendime;
“Herhalde yanlış görüyorum, nasıl olur?” dedim. Bunun üzerine bana yol
gösteren kadın; “Ey kişil Senin yürüyüşün zâhidlerin, benimki de
ariflerin yürüyüşüdür! Zâhid yürüyerek. arif ise uçarak gider. Yürüyerek
giden uçarak gidene nasıl ulaşabilir?” dedi ve gözden kayboldu. Onu bir
daha hiç görmedim.
Şeyh Abdülvâhid bin Zeyd (k.s.) hazretleri, . 793 (H. 177) veya 802 (H. 186)’de, bir rivayete göre de 805 (H. 189) senesinde vefat etmiştir.
Daha geniş bilgi için bakınız: Evliyalar Ansiklopedisi
Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »
CEDİTÇİLİK ( Dinde Reform ) ÇALIŞMALARI
Posted by Site - Yönetici Nisan 11, 2015

CEDİTÇİLİK ( Dinde Reform ) ÇALIŞMALARI
Bugün İslam âleminin içler acısı durumu ortada. Hıristiyan âleminin
ve Vatikan’ın yoğun baskısı altında. İç ve dış düşmanlar, İslamiyeti
tamamen ortadan kaldırmak için bütün güçleri ile saldırıya geçmiş
durumdadırlar. Şunu unutmayalım ki, bu duruma hemen gelinmedi. En az üç
yüz yıllık bir çalışma sonunda, İslam âlemi içeriden çökertilerek bugüne
gelindi. Bu yıkımı gerçekleştirebilmek ve “Misyonerliği”
kolaylaştırabilmek için dinde reform projeleri hazırlandı.
Her türlü yıkıcı akım yoğun faaliyette. İçerideki reform faaliyetleri
yetmiyormuş gibi, dışarıdaki yıkıcı reformist akımlar da ülkemize
getirilmeye çalışılmaktadır.
Bunlardan biri de, 20.yüzyılın başlarında ortaya atılan Rus idaresindeki
Müslümanların “Ceditçilik” yani reform hareketleridir. Şimdi bu akımın
ileri gelenlerinden Musa Carullah’ın kitapları piyasaya sürülmekte;
bunun bozuk fikirleri “İslam” adı atında tanıtılmaya çalışılmaktadır.
Bunun için bu akım hakkında biraz bilgi sunmak istiyorum.
19.yüzyılın ortalarından itibaren, Osmanlının iyice zayıflaması ile,
Batı özellikle İngilizler İslamı içeriden yıkmak için harekete geçti.
İslam âleminin ilim merkezi olan, Mısır (Ezher), İstanbul ve Buhara –
Semerkant hedef seçildi. Önce, Ezher ele geçirildi. Yetiştirdikleri,
(Abduh, Reşit Rıza gibi ) masonları buraya yerleştirdiler. Sonra burada
eğittikleri kimseleri (Cemaleddin Efgani gibi ) Tataristan’a (Kazan
şehrine) göndererek, Müslümanları Ceditçi- Kadimci diye ayırarak
birbirlerine düşürdüler.
O tarihlerde ele geçiremedikleri sadece İstanbul kalmıştı. Osmanlıdan
kalma Ehli sünnet kültürü buna mani oldu. Şu anekdot bu kültürün gücünü
ortaya koymaktadır: Cumhuriyetin ilk yıllarında, Moskova’da görevli
diplomatımız Rıza Nur, hatıralarında şöyle bir hadise anlatır:
“Musa Carullah ile zaman zaman görüşürdüm. Kendisi tuhaf bir adamdı;
asabi, hislerine tâbi, ileriyi göremeyen biriydi. Bir kitap yazmıştı;
müsveddelerini bana verip, Ankara’da bastırmamı ve Türkiye’de kendisine
görev verilmesini istedi. Zamanın Adliye vekili Abdullah Azmi Bey’e
dileğini ilettim. Cevap vermedi. Birkaç defa daha hatırlatınca, kitabın
basılmasına razı olmadığı gibi bana şu cevabı verdi: Musa Carullah,
içtihat kapısı açmak, dini değiştirmek isteyen, mezhepsiz, dinsiz
biridir. Böylelerini burada hizmete alamayız!”
İşte böyle Osmanlıdan kalma sağlam bir alt yapı olduğu için
İngilizlerin planı o tarihlerde Türkiye’de tutmadı. İstedikleri
reformist fikir ortamına ancak seksen sene sonra, (18 Mayıs 2002 tarihli
Diyanetin Şura Toplantısı kararları ile resmiyet kazandı)
getirebildiler. Son yıllarda dillerden düşürülmeyen, “Dinlerarası
diyalog ve hoşgörü” faaliyetleri de bu çalışmanın bir uzantısıdır.
Şimdi Rusya’daki Müslümanlar arasındaki, Ceditçilik hareketlerine bir göz atalım:
19. yüzyılın ortalarından itibaren, 1917 yılına kadar, Tataristan’da,
“hızlı bir “Dinde reform” hareketi yaşandı. “Cedidçilik” hareketi
denilen bu akımdan önce, asırlardır bu bölgelerdeki medreselerde eğitim,
tarihi Buhara ve Semerkant medreselerinde yetişip gelen âlimler
tarafından yapılırdı. Asırlarca bu böyle devam etti. Gerek müderrislerin
gerekse halkın Ruslarla doğrudan irtibatları yoktu.
Ruslar, bu içe dönük sağlam yapıyı yıkmak için Avrupa ile özellikle
İngilizlerle bağlantılı olarak, Müslümanları parçalamak, aralarına nifak
sokmak için faaliyete geçtiler. Kazan’da okul açarak, Tatar dili ile
eğitim gören sınıflar oluşturdular. Buralarda yetiştirdikleri gençleri,
Avrupa ile de irtibatlandırarak dini inançlardan koparıp, yeni bir inanç
hareketine yönelttiler.
Bu hareketin öncüleri, medrese tahsilinden sonra Rus okullarında da
okuyan, Rus, Avrupa pozitivist (maddeci, inançsız) ve Ezher’in (Mısır )
dinde reform fikirlerinden etkilenen kimselerdi. Mesela bunlardan biri
olan Cemalettin Efgani 1888’de Petersburg’ta bulunmuş, ceditçilerle
görüşerek onları yönlendirmiştir. Carullah ve Rızaeddin bin Fahreddin
bundan çok etkilenmiştir. O kadar çok etkilenmiş olacaklar ki, daha
sonra Rızaeddin bin Fahreddin, Efgani hakkında müstakil bir kitap
neşretmiştir.
Musa Carullah, Ziya Kemali gibi reformcular Mısır’a giderek, Cemaleddin
Efgani gibi reformcuların ders halkalarına katılmışlardır. Bunlar
Ruslarla iç içe olmuşlardır. 1917’deki Komünist ihtilalinden sonra,
milyonlarca Müslüman ve din adamının katledilmesine rağmen, Carullah’ın,
1930 yılına kadar, Rusya’da kalması ve Moskova’da imamlık yapması ve
çeşitli dini toplantılara katılması bu bakımdan dikkat çekicidir. Hal
böyle iken ülkemizdeki milliyetçi kesimin Carullah’a sahip çıkmaya
kalkışmasını anlamak mümkün değildir.
Bu akımın organizatörlüğünü yapanlar, bu işte kullandıkları kimselerin
eski ile tamamen irtibatlarını koparmak gayesiyle milli duyguları da
harekete geçirdiler. O zamana kadar mevcut olan ümmetçilik düşüncesini
yıkarak Milliyetçiliği dini inancın önüne çekmek istediler. Dini
reformlarda, Kursavi, Mercani, Carullah gibi reformcuları kullandıkları
gibi, Milliyetçilik hareketinde de, İttihatçılarla işbirliği yaparak
Kırımlı İsmail Gaspıralı, Yusuf Akçura gibi kimseleri kullandılar.
Kadimciler ve Ceditçiler diye Müslümanları ikiye böldüler. Özellikle 1905’de Rusya’da meşruti idarenin gelmesiyle, bu ayrılık ve düşmanlık iyice hızlandı. Her iki grup da çıkardıkları yayın organları ile birbirlerini suçluyorlardı. Eskiyi savunan Kadimciler, Ceditçileri, dini konularda serbest fikirli, din reformcusu, dini bozmaya çalışan “misyoner” kişiler olmakla suçluyorlardı.
Ceditçilik, (Dinde reform) hareketinin öncüleri:
Abrurrahim bin Osman Otuzimeni (1754-1834)
Abdünnasır b. İbrahim Kursavi ( ö. 1812)
Şehabettin Mercani (ö.1889)
Ziyaeddin Kemali (ö.1942)
Alimcan Barudi ( ö.1921)
Musa Carullah Bigi ö.1949)
Rızaeddin b. Fahreddin (ö.1936)
Hareketin bütün temsilcileri bunlar değil tabii ki. Bunlar sadece meşhur olanları. Özellikle de, hareketi başlatan, Kursavi; tanıtan, sistemleştiren Mercani; hareketi yayan, taraftar toplayan Carullah’tır. Bunun için bu harekette daha çok bu üçünün ismi geçer. Musa Carullah, Batı’da “İslamın Luther’i” olarak tanınır.
Hareketin belli başlı fikirleri:
1- Bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün
âlimler, bütün kitaplar, dört mezhebin fıkıh kitapları da dahil olmak
üzere yok farz edilip, din Kur’an ve hadis ışığında yeniden
yorumlanacak.
2- Bütün âlimlerin yok farzedilmesi ile beraber, dinin yeniden yorumlanmasında, İbni Teymiyye, İbni Kayyum el- Cezviye, Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Cemalettin Efgani gibi reformcuların fikirlerinden ilham alınacak.
3- Medreseler yeniden yapılandırılacak; Batı ölçülerinde, eğitim reforma tabi tutulup Rusça okullarda mutlaka okutulacak. (İsmail Gaspıralı 1881’de yayınladığı, “Russkose Musulmanstvo” (Rus İslamı) kitabında bu eğitimin temel unsurlarını bildirmektedir)
4- Aklı esas alıp, vahiy ile eşit duruma getirilecek. Asırlardır devam eden Vahiy inancı yıkılarak; bütün dini bilgilerin nakle dayandırılması bırakılıp din akıl ile yorumlanacak. Bu konuda, Kindi, İbni Rüşt, Farabi, İbni Sina gibi felsefecilerin fikirlerinden ilham alınacak. Buna dayalı olarak Mercani, akıl-vahiy ikiz kardeş prensibini getirmiştir. Sonrakiler de buna sıkı sıkıya sarılmışlardır. Aslında bunların esas fikri aklı esas almaktır, çekindikleri için ancak bu kadarını söyleyebildiler.
5- İbni Sina, İbni Rüşt, Farabi gibi felsefecilerin, “dünya, âlem ebedidir, sonsuzdur” görüşü benimsenecek. İmam-ı Gazali hazretleri felsefecilerin bu fikirlerini çürütüp, onların küfre düştüklerini bildirdiği için onunla mücadele edilecek. İmam-ı Gazali hazretleri taassupçulukla suçlanacak.
6- Ehli sünnet inancına; kelâm, itikat kitaplarının bildirdiği şekilde iman edilmesine ve yine fıkıh kitaplarında bildirildiği gibi amel, ibadet yapılmasına karşı çıkılacak. Bu İslamın önünde en büyük engel olarak görülecek. Herkesin, istediği gibi inanması ve istediği gibi ibadet yapması teşvik edilecek. Herkes istediği gibi inanır, istediği gibi ibadet ederse ortada din diye bir şey kalmayacak; böylece bunlar da nihai maksatlarına ulaşmış olacaklar.
7- Kur’an-ı kerimde geçen, kafirlerin “ebedi” olarak Cehennemde kalacağı ifadesi , uzun süre manasında ele alınıp, Cehennemin sonsuz olmadığı, kafirlerin de sonunda cennete gireceği fikri savunulacak. Halbuki sadece Kur’an-ı kerimde değil hadis-i şeriflerde de, kafirlerin ebedi, sonsuz olarak Cehennemde kalacağı bildirilmiş, 15 asırdır, bütün alimler, müminler böyle inanmışlardır. Vahyi değil, aklı öne çıkarmalarının bir sebebi de budur. Herkes istediği gibi yorumlasın, din diye bir şey kalmasın.
8- Tasavvufa karşı çıkılacak, tasavvufun dini bir ilim olmadığı, İslama, Hint, Fars ve Yunan kültüründen geçtiği fikri savunulacak.
9- Kur’an-ı kerimin mutlaka tercümesinin yapılması ve namazlarda, her milletin kendi ana diline göre yapılan tercümenin okunması savunulacak. Carullah, bir makalesinde, tercümenin mukaddes bir vazife olduğunu hatta farz olduğunu dile getirmiştir. Kendisi de bir tercüme yapmış fakat bastıramamıştır. Bastırması için Cemal Kutay’a vermiş, daha sonra da bu tercüme kaybolmuştur. Cemal Kutay’ın ısrarla Türkçe ibadeti savunması fikri demek ki Carullah’tan geçmiş.
10- Miracın bir rüya olduğu, bedenen gerçekleşmediği fikri işlenecek
11- Bunlara göre, ictihadın terk edilip belli bir mezhebe uyulması yanlıştır, her Müslümanın gücüne göre, ictihad yapması farzdır. İctihad kapısı kapanmamıştır. Mercani, daha da ileri gidip, hadis varken fıkıh kitapları ile amel etmenin küfür olduğunu söylemiştir. Carullah da, bir mezhebe uymanın, bu mezhebi Kur’an yerine geçirmek olduğunu söylemiştir.
12- Kadınlar ön plana çıkartılacak. Eski fıkıh âlimleri, erkek oldukları için, taraf tutup, İslamiyetin bildirdiği hak ve hürriyetleri kadınların ellerinden aldığı söylenecek. Kadın ve erkeğin, nikahta, boşanmada, mirasta eşit hakka sahip olmaları gerekir fikri savunulacak. Carullah, hazırladığı raporda, birden fazla evliliğin yasaklanmasını istemiştir. Kadının, hukuki, sosyal,dini yönden eşit olduğu iddia edilerek. Kur’an-ı kerimde geçen, erkeklerin üstünlüğü ifadesini alimlerin yanlış anladıkları fikri yayılacak; bu konularla ilgili hadisi şeriflerin Yahudi inancını yansıttığı bildirilecek.
24-27 Nisan 1917’de Ceditçilerin Kazan’da yaptığı Kadınlar
kurultayında, kadınların erkeklerle eşit oldukları ve çok evliliğin,
insanlık ve adalete aykırı olduğu fikrine varılarak bitirilmesine karar
verilmiştir. 1-11 Mayıs 1917’de Moskova’da toplanan genel kurultayda da
bu kararlar aynen kabul edilmiştir.
Bu kurultayın tutanaklarında geçen şu ifade gerçek niyetleri açıkça
göstermektedir. “ Efendiler, unutmayınız ki, Kur’anın bazı kuralları
eskimiştir. Bunları tarihin malı saymak lazım…” ( Rusya’da Birinci
Müslümanlar Kongresi Tutanakları- Kültür Bakanlığı yayınları sh.394)
Ancak bu kurultaydan altı ay sonra, meydana gelen komünist ihtilali,
reformcuların yaklaşık 70 yıllık çalışmalarını yerle bir etti. Böylece
“Dinsizin hakkında imansız gelir” sözü bir kere daha gerçekleşmiş oldu.
Bu ifadeler, bu iddialar sizlere bazı sözleri, bazılarının çalışmalarını
hatırlattı zannederim. Bugün ülkemizde bu ve buna benzer sapık
fikirleri, dinde reformu savunanların da aynı yolun yolcuları olduğunu
unutmayalım!
Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet OruçİBRET ALINACAK BAZI İŞARETLER
Posted by Site - Yönetici Nisan 10, 2015

İBRET ALINACAK BAZI İŞARETLER
1- Yeryüzü ve onda bulunan her
şeyden ibret alınabilir. Kendi vücudundaki acaipliklerden başka
acaiplikler görmek isteyen kimse yeryüzüne ve onda bulunan şeylere
baksın. Yüce Allah yeryüzünü yaymış gitmekle tükenmeyecek kadar
genişletmiş , dengesini koruması için belirli yerlerine dağlar
yerleştirmiştir. Sert taşlar arasından berrak sular fışkırtmakta,
böylece tedrici olarak akıp durmaktadır. Suları böyle zapteden taşlar
olmasaydı, onu zaptetmeseydi, sular birden çıkıp her tarafı kaplardı,
toprağı sular basardı.
Kışın sert olan yeryüzü ilkbaharda yağmurların yağması ile yumuşamakta,
hayat bulmakta, yedi renge bürünmektedir. Çeşit çeşit renklerde
birbirinden güzel çiçekler; çeşitli ağaçlar ve her ağaçta tadı, kokusu,
şekli değişik nice nefis meyveler; acı, tatlı, tatsız, faydalı, zehirli
çeşit çeşit otlar her tarafı kaplamaktadır.
Bu meyvelerin ve bitkilerin vücut üzerinde çeşitli etkileri var. Biri
gıda olur, biri vücudu uyuşturur, biri uyku getirir, biri uyandırır,
biri neşelendirir, biri üzüntüye boğar, bazıları belirli organlar
üzerinde değişik etkiler yaparlar. Bu bitkilerden hayvanlar ve
kuşlar beslenirler.
Düşünen kimse bunların her birinde nice acaiplikler görür. Bütün
bunlarda, Yüce Allah ‘ın akıllara durgunluk veren büyüklük ve gücünün
farkına varır.
2- İbret alınacak başka bir şey
de dağlar ve yerin altındaki değerli madenler, kıymetli emanetlerdir. Bu
madenlerin bir kısmı süs için; Altın, gümüş , elmas ve değerli taşlar
gibi, bir kısmı alet ve gereçler için: Demir, bakır, pirinç, tunç, kalay
vs . gibi. Bir kısmı insan vücudu için: Tuz gibi. Bir kısmı da insanın
çeşitli ihtiyaçları içindir: Kükürt gibi.
Bu madenlerin en basitlerinden biri tuzdur. Oysa tuz olmasa yemekler
tatsızlaşır, bozulur, insanlar sağlıklarını yitirirler. Gıdayı ve ona
tad vermek için tuzu yaratan Yüce Allah ‘ın lütuf ve rahmeti hiçbir
zaman unutulmamalıdır. Bütün âlem böyle ibretli şeylerle kaplıdır.
3- Yeryüzünde çeşit çeşit
hayvanlar var. Bunların bir kısmı yürür, bir kısmı uçar, bir kısmı
sürünür. Kimi iki, kimi dört ayaklıdır.
Uçuşan kuş ve böceklerin her biri ayrı bir şekildedir. Her birisi diğerinden güzeldir.
Hepsine ne gerekiyorsa verilmiştir. Yiyeceğini nasıl elde edeceği, yavrusunu nasıl büyüteceği öğretilmiştir.
Karıncayı ele alalım. Vakt inde gıdasını toplayıp biriktirir. Toplarken eğer götüreceği şey ağırsa ikiye böler, öyle taşır.
Örümcek ağını geometrik kurallara göre yapar. Önce ağız tükrüğünden ip
büker ve iki duvara yapıştırıp düzgün bir şekilde örmeye başlar. Ördüğü
şeyde oransızlık yoktur. Hepsi birbirine uygundur. Sonra kendisi bir
köşesine saklanır ve kurduğu ağa bir sineğin takılmasını veya oralardan
geçmesini bekler. Sinek geçince üzerine atlayıp onu yakalar. Yapmış
olduğu ağ, sineğin ayak ve kanatlarına dolanıp onun uçmasına engel olur.
Örümcek yakaladığı sineği yiyince bir başkasını beklemeye koyulur.
Arı kovanını tam altı köşeli yapar. Zira balın içinde durması için bu
şekil en uygun olanıdır. Yüce Allah bu gerçeği küçücük hayvana ilham
etmiştir.
Sivrisinek besinin insan kanında olduğunu bilir. Deri üzerine
konup hortumunu damarlara saplayarak kan içer. İnsan onu kovmak için
elini hareket ettirince kendisini yakalayacağını hisseder, hemen kaçar.
Yüce Allah bu hayvancığa kanat vermiş , uçmasını ve böylece yiyeceğini
bulmasını sağlamıştır. Eğer aklı ve dili olsaydı, Allah’a o kadar
şükrederdi ki, bütün insanlar hayrette kalırdı. Fakat gene de kendi
diliyle devamlı olarak şükürle meşguldür. Ayet -i Kerime’de de:
“Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız.” buyurulmaktadır.
Yüce Allah ‘ın böyle acaip işleri sonsuzdur. Bunların hepsini anlatmayı,
insan gözüne kestiremez. Ancak bu hayvanların yaradılışları, şekilleri,
yaşamaları insanı düşündürmeli, kendi yaşantılarına uygun olarak
yaradılışları gözlerden kaçmamalıdır. Bunların tümünün Allah’ın acaip
işleri olduğunu insan unutmamalıdır.
4- Denizlerin her biri,
okyanusların bir parçasıdır. Bütün karalar deniz ortasında birer odadır.
Denizler karalardan daha büyüktür. Buna bağlı olarakda denizdeki
acaiplikler daha çoktur. Zira karadaki her hayvanın bir benzeri denizde
bulunduğu halde, denizdeki her yaratığın benzeri karada yoktur. Bu
hayvanların her birinin şekli, yaşayışı, büyüklüğü değişiktir.
Kimisi gözle görülemeyecek kadar küçük, kimisi de gemilerin ada sanıp
yaklaşabilecekleri kadar büyüktür. Bu hayvanlardan midyenin, kabukları
arasına giren bir kum taneciğini zararsız hale getirmek için etrafını
örerek inci yapması en dikkat çekici durumlardan birisidir. Denizdeki
hayvanların ve denizde oluşan başka şeylerin her birinin durumu akıllara
durgunluk
veren acaiplikleri vardır. En şaşırtıcı şeylerden birisi: Suyun şekli ve
berrak görünüşüdür. Bütün canlıların yaşaması ona bağlıdır. İns an
ihtiyaç duyduğu zaman bir yudum su için bütün dünya malını verebilir.
5- Hava da dalgalı bir denizdir.
Onu dalgalandıran rüzgardır. Hava gözle görülmeyen, başka şeyleri
görmeyi de engellemeyen, hayatın temel gıdası olan enfes bir cisimdir.
İnsan yemek ve suya günde bir – iki defa ihtiyaç duyar. Fakat her an
havaya ihtiyacı vardır. Zira kısa bir an havasız kalırsa ölür. Havanın
özelliklerinden biri, cisimlerin uçmasını sağlamasıdır. Ayrıca bütün
gökyüzü olayları, bulut, yağmur, kar, yıldırım, şimşek vs . gibi
şeyler havanın değişik oluşumlarıdır. Bu oluşumlardan bulutun meydana
gelişi ve geçirdiği değişiklikler akıl durdurucudur. Önce sıcağın etkisi
ile su buharlaşır. Bu buhar rüzgarların etkisiyle sürüklenir, kurak
yerlere su olarak iner. Yağmur yağarken milyonlarca su damlası aynı anda
yere düşerken hiçbiri diğerine değmez ve karışmaz. Hepsinin arasında
belirli bir uzaklık vardır. Her damların kendine çizmiş olduğu bir yol
vardır.
Toprağa düşen yağmur ve suyun bitkiler tarafından emilmesi, yapraklara
kadar gönderilmesi de düşündürücü incelik taşır. Eğer yağmur tedrici
olarak değilde hep birden aniden yağsaydı, o zaman bitkiler ondan
yararlanamazdı.
Bulutun soğuk havalarda yumuşacık şeffaf kar taneleri halinde yeryüzüne
inmesinde de birçok düşündürücü yönler vardır. Bütün bunları düşünen
kimse, gök ve yerin en ufak zerresinde bile Yüce Allah ‘ın rahmet ve
yardımını görür. Hepsi hak üzere adaletle ve hikmetle yaratılmıştır.
Bunun için Yüce Allah buyuruyor ki:
“Göklerin ve yerin içindekileri oyun olsun diye değil, hak üzere ve (gereği gibi) yarattım.” (Duhan suresi, ayet : 38)
6- Gökler âlemi ve yıldızlardaki acaiplikler, yeryüzündekilerden daha çoktur. Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde gök âlemini ve
yıldızları düşünmek emrediliyor.
Yüce Allah buyuruyor ki:
“Gökleri korunmuş bir çatı gibi yarattık. Onlar ise ayetlerimizden yüz çeviriyorlar.” (Enbiya suresi, ayet : 32)
Yüce Allah buyuruyor ki:
“Göklerin, yerin yaratılmasında, gece ve
gündüzün ardı ardına gelip geçmesinde, akıllı insanlar için Allah’ın
varlığını ispat eden milyonlarca delil vardır.” (Bakara suresi, ayet : 164)
Demekki insanlara göklerdeki acaiplikleri düşünmesi emredilmiştir.
Ancak bu, göğün maviliğini, yıldızların parlaklığını seyretmek demek
değildir. Zira bu kadarını hayvanlar da görür.
İnsan kendisine çok yakın olan ve göğe göre daha basit bulunan kendi
varlığını anlayamazsa, göğü hiç anlayamaz. O halde tedrici olarak önce
kendini, sonra bitki ve hayvanları, sonra yeryüzünü, sonra havayı ve
yıldızları, en sonunda da arş ‘ı düşünmelidir. Bütün bunlar
düşünüldükten sonra cisimler âleminden çıkıp ruhlar âlemi
düşünülmelidir.
Yıldızların varlığı, şekilleri, sayıları ve büyüklükleri gerçekten
akıl durdurucudur. Bütün yıldızlar âlemi hareket halindedir. Her biri
değişik sürelerde tur atarlar. Bu turların süresi bazı yıldızda bir yıl,
bazısında oniki yıl, en uzununda ise akılları durduracak uzunluktadır.
Güneşten kat kat büyük olan yıldızlar vardır. Fakat çok uzak oldukları
için biz onları ancak geceleyin, o da küçük birer cisim olarak
görebiliyoruz.
Güneş , etrafındaki gezegenler ve bu gezegenlerden biri olan dünyanın
durumu düşünülünce, Yüce Allah ‘ın büyüklüğü ve gücü kendiliğinden
ortaya çıkar. Güneş merkez olmak üzere bütün gezegenler onun etrafında
dönüp durmaktadırlar. Yanıcı gazlardan olu şan ve devamlı infial halinde
bulunan güneş , yakınlıklarına göre bu gezegenleri ısıtır ve soğutur.
Bu gezegenlerden biri olan dünyanın durumu ve çok ince hesaplanmış
intizamı gerçekten akıl durdurucudur.
Yörünge elips şeklindedir. Bu şekilde olmasaydı mevsimler meydana
gelmezdi. Güneşin etrafında devamlı olarak dönen dünya, ayrıca kendi
ekseni etrafında da dönüyor. Bu dönmeden de gece ve gündüz meydana
geliyor. Yüce Allah gece ve gündüzü insanların dinlenip çalışması için
yaratmıştır.
Bütün bunlar, çok ince hesaplanmış bir düzen içinde olup durmaktadır.
Sayın okuyucu!
Bu hususta anlatılacak o kadar çok şey var ki hepsini yazmamıza imkan
yok. Biz sadece gafleti anlatmak için bunları örnek mahiyet inde
sıraladık.
Bir kez hükümdarın sarayına giden kimse, gördüğü ihtişamı uzun süre anlatmakla bitiremez. Oysa devamlı olarak Yüce Allah ‘ın
sarayında duruyorsun ve hayrete düşmüyorsun. Zira bütün âlem Allah’ın sarayıdır.
Tabanı yeryüzü, tavanı da gökyüzüdür. Tavanın sütun ve direkleri yoktur.
Bundan daha çok şaşkınlık verecek bir şey olabilir mi? Dağlar ve
denizler anbarı, hayvan ve bitkiler eşyası, güneş ve yıldızlar
lambalarıdır. Bu lambaları melekler tutmaktadırlar. İnsan ise bütün
bunlardan habersizdir.
Zira bu saray çok büyük, göz ise küçük ve basittir. Bu sarayın acaiplikleri ona sığmaz.
İnsanoğlu padişahın sarayında yuva yapmış , kendi
yuvasından, arkadaşlarından ve gıdasından başka bir şeyden haberi
olmayan , ne padişahın padişahlığı ile ne onun tahtı ile ve ne de
oradaki acaipliklerle ilgilenmeyen bir karınca gibidir. Böyle küçük bir
karınca derecesiyle yetinmeyen için Yüce Allah ‘ın bahçesinde gezinme
yolu açıktır.
O halde dışarı çıkıp bahçede gezin. Her şeye ibret gözü ile bak. Yüce Allah ‘ın acaip işlerini görüp hayret ve dehşet içinde kalırsın .
Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali











