“Toplumsal Aptallaştırma”nın mekanizması

“Toplumsal Aptallaştırma”nın mekanizması

Faruk Köse
Evvela şunu ifade edeyim: “Rejim/Sistem”i “toplumun inanç, kimlik/kişilik değerleri” üzerine kurulu devletler “toplumun devleti”dir; bunun tam aksi devletler ise toplumu, “devletin toplumu” haline getirir. Eğer toplum devletin toplumu ise, “rejim/sistem”in ana işlevi, “toplumsal aptallaştırma”dan başka bir şey olamaz.
“Rejim/Sistem”in “toplumsal aptallaştırma”ya başvurmasının esas nedeni, toplum ile rejim/sistem arasında, “rejimin/sistemin hayatiyetini tehdit edecek nitelikte uyuşmazlık” bulunmasıdır. Devletin rejimi/sistemi ile bireyler ve toplumsal bütünlük arasında uyuşmazlık varsa, rejim/sistem benimsenmez. Bu durumda tabiî eğilim, toplumun inanç ve kimlik/kişilik değerlerine uygun bir rejim/sistem kurulmasıdır. Ancak vaziyet böyle değilse, tabansız bir zeminde beyhude yere tutunmaya çalışan rejim/sistem, varlığını dayandıracağı kitlenin teşkili için kendi toplumunu üretme yolunu tutar; “rejime uygun bireyler ve toplum” yetiştirmeye çalışır. Ancak bu o kadar da kolay değildir. O nedenle toplumu mal edinen devletlerde rejim/sistem, bireyleri ve toplumu kimlik değerlerinden uzaklaştırmak için “toplumsal aptallaştırma” yolunu kullanır. Amaç açıktır: Aptallaşan toplum, “rejimin/sistemin toplumu” haline gelecektir.
Rejimi/Sistemi itibariyle toplumuyla çatışan devletler, “toplumsal aptallaştırma” için topluma şöyle bir nitelik kazandırmaya çalışır:
İnanmayacak: Birşeylere inanıyorsa, neye ve nasıl inanacağını, inancına göre yaşayıp yaşamayacağını ya da inancına uygun olarak nasıl yaşayacağını sistem belirleyecek. Sadece kendisi için izin verilene, belirlenen hudutlar dahilinde inanacak.
Düşünmeyecek: Fikir üretmeyecek, soru sormayacak, olanları sorgulamayacak, araştırmayacak; sistemin belirlediği “düşünce ufukları”nı aşmayacak.
Konuşmayacak: Esas olarak konuşulanları dinleyip tasdik edecek, sadece izin verildiği zaman, izin verildiği hususlarda ve izin verildiği kadarıyla konuşacak; “söz sahibi” olmayacak.
İstemeyecek: Verilenlerle yetinecek, istendiğinde istenilen şeyi verecek; ihtiyaçlarını da, taleplerini de, istek ve arzularını da rejimin belirleyeceğini kabullenecek.
Reddetmeyecek: Kendisi için lâyık görülen hiçbir eylemi, işlemi, icraatı, tasarrufu, yönlendirmeyi, biçimlendirmeyi... reddetmeyip benimseyecek; rejime köle olup, ölü gibi itaat edecek.
Duymayacak/Görmeyecek: Olanları duymayacak, işlenenleri görmeyecek; gördüklerini de, duyduklarını da en doğrusu olarak kabullenecek; sistem neyi “gör” ve “duy” derse onu görüp duyacak.
Bilmeyecek: Bilgi sahibi olmayacağı gibi, bilgi edinmek için de çabalamayacak; bilgi edinme yollarına yönelmeyecek, bilgi edinme araçlarını kullanmayacak; bildirilenle yetinecek.
Örgütlenmeyecek: Bireysel yalnızlık içinde kalacak, toplumsallaşmayacak, sosyal organizasyon kurmaya veya böyle bir örgütlenme içinde yer almaya kalkışmayacak; ayrışmacı olacak.
Rahatlamayacak: İçtimai, siyasi, idari, hukuki, adli, iktisadi, vb. hususlar bakımından hiçbir zaman rahatlık içinde olmayacak; sürekli sıkıntı çekecek; sorunlarıyla boğuşmaktan başını alamayacak.
“Toplumsal aptallaştırmanın yöntemi”ne gelince; bunun için “sistemin himayecileri” iki ana vasıta/yol kullanır:
1- En başta “enformasyon araçları” kullanılır. Enformasyon araçları ya tümüyle “sistem”in tekelindedir, ya da özel kişi veya kurumların mülkiyetindeki enformasyon araçları da “sistem”in belirlediği ilke, esas, düstur, prensip, kural ve kaidelere uygun olarak ve yine “sistem”in çizdiği hudutlar dahilinde kullanılabilir. Yani tüm enformasyon araçları “sistem”in kontrol, gözetim ve denetiminde bulunur. “Enformasyon tekeli”ne sahip olan sistem/rejim, bu sayede bireysel kişiliği ve toplumsal bütünlüğü istediği gibi yönlendirir, bilgilendirir; toplumun bildikleri unutturulmaya çalışılır, bilmesi gerekenlere ulaşmasının önüne geçilir, bilmesi gerekmeyenler zorla öğretilir; böylece “sistem”, toplumu dilediği konuda, dilediği gibi “bilgilendirme”ye ve aslında “biçimlendirme”ye çalışır. Bunun getirdiği sonuç gerçekten korkunçtur: Fertler ve toplum, gelişmeler karşısında duyarsız, hiçbir önemli üretkenliği haiz olmamacasına ve hiçbir önemli gelişmeye temel teşkil edememecesine fikirsiz/düşüncesiz, benliğinin, varlığının gücünü ihmal edercesine şahsiyetsiz, bir “sürü” haline gelmiş; kısaca “Sistem’in Mamül Aptalları” oluvermişlerdir. Bu, en çok da “eğitim ve öğretim araçları”yla yapılır. Bireysel ve toplumsal varlığın “Sistem”in istediği yönde “değiştirilmesi/dönüştürülmesi”ni sağlamak ve kültür ve kimlik köklerinden habersiz, “Devletin Toplumu”na malzeme olacak şekilde programlanmış yeni bir nesil yetiştirmek için bu araç kullanılır. “Basın-yayın araçları”yla da “Sistem/Rejim”in çirkeflikleri, zulümleri, kirli iş ve ilişkileri, vb. durum ve hususlar insanlara hoş gösterilir. Böylece önce bireysel ve toplumsal şahsiyet silinir; ardından bireye ve topluma yeni bir benlik, yeni bir kişilik kazandırılır.
2- “Toplumsal aptallaştırma” için kullanılan ikinci tür vasıta ise “hukuki/adli sistem”dir. Yani, “enformasyon araçları”yla “Sistem’in Mamül Aptalları” haline getirilemeyenler varsa, bir türlü “yol”a gelmeyen böylelerinin susturulması, etkisizleştirilmesi için yasalar ve infaz sistemi devreye girer.
Yani anlıyoruz ki, “gücünü toplumdan almayan Devletler, rejimlerini/sistemlerini yaşatma heyecanını, üzerinde hükmettikleri toplumsal bünye ve onun inanç, kimlik ve kişilik değerleriyle mücadele etmekte ararlar.”
“Sistemin aptallaştırma plânları”nı tanımak ve “aptallaştırma operasyonu”na karşı direnmek, en önemli insani hak ve ödevdir.

Gavur PKK güçlense hepimizi keser

Gavur PKK güçlense hepimizi keser

Cübbeli Ahmet Hoca
Pkk din düşmanı. Müslüman Kürt çocuklarını öldürüyorlar. Biraz güçlenseler hepimizi keser bunlar. Özerklik isteyenler ahirette bunun hesabını veremezler.
Müslüman Kürt evlatlarımız bu örgüt tarafından kıtır kıtır kesiliyor. En çok Kürtler Müslüman, onların içine de gâvurlar bunları musallat etti. Gariban Müslümanları perişan ediyorlar. 17 yaşında kurban dağıtan çocuğu öldürdü bunlar. Silahla tarıyorlar, ondan sonra tavandan atıyorlar, bıçak saplıyorlar, araba ile eziyorlar. Anne babası ayağındaki benden tanıyabiliyor anca.
Bunlar din düşmanı. Bunlar güçlense hepimizi böyle keserler. Hey gidi sakallı, sarıklı olup da PKK'yı destekleyenler, akıllı olun. Bunlar yönetimi bir ele alsınlar sakalınla birlikte kafanı da kesecekler.
BİR YUDUMDA YERLER
Şu anda elimizde bulunan Türkiye Cumhuriyeti toprakları elimizde kalan son Vatan topraklarıdır.
Bunun üzerinde oyunlar oynanarak elimizden alınmasına, bunun da parçalanmasına dair gayretler hortlamış durumda. Bunu nasıl kabul edeceğiz? Devamlı arkadan hançerleniyoruz. Bazı halkımız da aldatılıyor. Yarın onlar Yahudi’nin, Büyük Ortadoğu Projesi’nin aleti olacaklar. Nasıl Türkiye’ye “Açın sınırları” diye yalvarıyorlar, daha büyük olaylarla karşılaşacaklar. Sen özerklik istiyorsun, istediğin yer bir avuç yer. Sen bir avuç yerde özerk olduğun zaman zaten önüne gelen seni bir yudumda yiyecek. Parçala, böl, ye. Sen bunu anlamıyor musun? Ezanlar durursa, vatan toprağı bölünüp de oradaki insanlar mağdur olursa bu vebaldir. Bu kadar insanın kul hakkına girilmiş olur. Vatandaşlar çok uyanık olacak.
HESABINI VEREMEZLER
Zerre kadar vatanın bölünmesine alet olurlarsa ahirette cevabını veremezler. Şehitlerin ailelerinin ve gazilerin terörle mücadelede söz sahibi olması gerekiyor.
Katillerin asla affedilmemesi, serbest bırakılmaması lazım. Çünkü hükümetin, devletin hakkı değil.
Kur’an-ı Kerim’de “Zulme uğramış, şehit düşmüşlerin kan sahiplerine saltanat ve güç verdik” deniyor.
Hak, kan sahibinindir. Kan sahibi ise şehitlerimizin babalarıdır, gazilerimizdir. Kimse şu, bu adına, “İlerleyeceğiz, şöyle olacağız, böyle olacağız” diyerek kan sahiplerinin kanını bağışlama hakkına sahip değildir.
RASULLULLAH' A (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), AİŞE VALİDEMİZE İFTİRA EDİYOR

Ey Mus­ta­fa İs­la­moğ­lu! Sen Pey­gam­be­ri­miz (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem)in Âi­şe va­li­de­mi­ze ha­yız­lı iken Kâ­be­’ye gir­me­si için izin ver­di­ği­ni, ay­rı­ca Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem)in bay­ram­lar­da ha­yız­lı ka­dın­la­rın da ca­mi­ye gel­me­le­ri­ni em­ret­ti­ği­ni id­di­a edi­yor­sun ve şöy­le di­yor­sun: “Kâ­be, mes­cid­le­rin ana­sı­dır. Eğer mes­cid­le­rin ana­sın­da âdet­li ka­dı­nın bu­lun­ma­sı ca­iz­se, di­ğer mes­cid­ler­de bu­lun­ma­sın­da ne gi­bi bir be­is ola­bi­lir?
Bu me­yan­da Al­lah Ra­su­lü bay­ram­lar­da ha­yız­lı ka­dın­la­rın da ca­mi­ye gel­me­le­ri­ni em­ret­mi­ş…­” (Ya­hu­di­leş­me Te­ma­yü­lü, sh: 210)
Bu gö­rüş­le­ri­ne de­lil ola­rak da: Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem)in, hac yol­cu­lu­ğu­na çık­tı­ğın­da yol­da âdet gö­ren ve bu ne­den­le hac ya­pa­ma­ya­ca­ğı en­di­şe­si­ne ka­pı­la­rak ağ­la­yan Âi­şe (Ra­dı­yal­lâ­hu An­hâ)ya söy­le­miş ol­du­ğu:
LEHİNE DEĞİL ALEYHİNE
“Şüp­he­siz bu (ha­yız ha­li), Al­lâ­h’­ın Âde­m’­in kız­la­rı­na yaz­dı­ğı bir şey­dir (sen bun­dan me­sül de­ğil­sin). Ar­tık sen Bey­tul­lâ­h’­ı ta­vaf et­me dı­şın­da hac ya­pan bir ki­şi­nin ya­pa­ca­ğı (Ara­fat-Müz­de­li­fe vak­fe­le­ri ve şey­tan taş­la­ma gi­bi va­zi­fe­ler­den) her­şe­yi yap.” (Bu­hâ­rî, Hayz:1, no:290, 1/113)ha­dîs-i şe­ri­fi­ni zik­re­di­yor­sun.
Hal­bu­ki bu ha­dîs-i şe­rîf se­nin le­hi­ne de­ğil, aley­hi­ne bir de­lil teş­kil et­mek­te­dir. Zi­ra “Bey­tul­lâ­h’­ı ta­vaf et­me!” de­mek, “Mes­ci­de gir­me!” de­mek­tir.
Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem)in ha­yız­lı ka­dın­la­rın bay­ram na­maz­la­rın­da ca­mi­ye gel­me­le­ri­ni em­ret­ti­ği­ni söy­le­men ise bü­yük bir if­ti­ra ve ce­ha­let ese­ri­dir.
EN CAHİL MÜSLÜMAN BİLİR
Zi­ra Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem) dö­ne­min­de bay­ram na­maz­la­rı za­ten ka­la­ba­lık­tan do­la­yı ca­mi­de  de­ğil, mu­sal­lâ de­ni­len boş alan­da kı­lı­nır­dı ki si­yer­le il­gi­li en ufak bir ma­lu­ma­tı olan bi­le bu­nu bi­lir. Ni­te­kim bir­çok ri­va­yet­ler­de (Ebû Dâ­vûd, Sa­lât:256, no:1158) Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem)in bay­ram na­ma­zın­dan dö­ner­ken, git­ti­ği yol­dan de­ğil de baş­ka bir yol­dan dön­dü­ğü zik­re­dil­mek­te­dir ki bu da bay­ram na­ma­zı­nı mes­cid­de kıl­ma­dı­ğı­na de­la­let et­mek­te­dir. Çün­kü mes­cid­le evi ara­sın­da yol ol­ma­dı­ğı­nı en ca­hil Müs­lü­man bi­le bil­mek­te­dir.
NAMAZGAHTAN UZAK
Za­ten Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem) ha­yız­lı ka­dın­la­rın bay­ram na­ma­zı­na iş­ti­rak­le­ri­ni na­maz ca­mi­de kı­lın­ma­dı­ğı için uy­gun gör­müş ama Üm­mü Atıy­ye (Ra­dı­yal­lâ­hu An­hâ)dan ri­va­yet edil­di­ği­ne gö­re bu­na rağ­men: “Per­de­ler ar­ka­sın­da du­ran ba­ki­re kız­lar da, ha­yız­lı­lar da (bay­ram na­ma­zı­na) çı­kar, on­lar da o ha­yır­lı işe ve mü­min­le­rin du­ası­na şa­hit ol­sun­lar, fa­kat ha­yız­lı­lar na­maz­gah­dan uzak dur­sun­la­r” (Bu­hâ­rî, Ha­yız:23, no: 318, 1/123) bu­yu­ra­rak ca­mi dı­şın­da bi­le ol­sa ha­yız­lı ka­dın­la­rın na­maz kı­lı­nan sa­ha­dan ay­rı bir yer­de dur­ma­la­rı­nı em­ret­miş­tir.
Bu ha­dîs-i şe­ri­fin şer­hin­de mu­had­dis­le­rin emi­ri ka­bul edi­len İb­ni Ha­cer (Ra­hi­me­hul­lâh):
 “İş­te bu ha­dîs-i şe­rif­te ge­çen: ‘Ha­yız­lı­lar na­maz­gah­dan uzak dur­su­n’ em­ri ha­yız­lı­nın Bey­tul­lâ­h’­ı ta­vaf ede­me­me­siy­le ta­ma­men mü­na­sip düş­mek­te­dir. Zi­ra Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem)in ha­yız­lı bir ka­dının sah­ra­da bay­ram na­ma­zı kı­lı­nan bir yer­den da­hi uzak dur­ma­sı­nı em­ret­me­si, onun mes­cit­ler­den, özel­lik­le Mes­cid-i Ha­ra­m’­dan ve ba­hu­sus Kâ­be­’den uzak dur­ma­sı­nı ev­le­vi­yet­le em­ret­miş ol­du­ğu­nu ifa­de et­mek­te­dir. (Fet­hu­’l-Bâ­rî, 3/505)
İLMİ EMANETE TERS
Ki­tap­la­rı­nın dip­not­la­rı­nı “İb­ni Ha­cer, İb­ni Ha­ce­r” di­ye dol­dur­muş­ken işi­ne gel­me­di­ği za­man İb­ni Ha­cer (Ra­hi­me­hul­lâh)ın bu isa­bet­li tes­pi­ti­ni Müs­lü­man­lar­dan ni­çin giz­li­yor­sun, se­nin bu yap­tı­ğın il­mî ema­net­le bağ­da­şa­cak bir dav­ra­nış mı­dır?!
Bir de “Ha­yız ko­nu­sun­da­ki Ne­be­vî yak­la­şı­mın böy­le al­gı­lan­ma­yıp da, du­a, zi­kir, ilim gi­bi iba­det­ler­den uzak­laş­tı­rı­la­ra­k” laf­la­rın­da Ehl-i Sün­net fı­kıh­çı­la­rı­na bü­yük bir if­ti­ra edi­yor­sun.
Zi­ra hiç­bir fı­kıh ki­ta­bın­da ha­yız­lı­nın ve cü­nü­bün du­a ve zi­kir ya­pa­ma­ya­ca­ğı, ilim gi­bi iba­det­ler­den uzak du­ra­ca­ğı hük­mü yer al­ma­mak­ta­dır.
Bu­na da­ir bir kay­nak da­hi gös­te­re­mez­sen–ki as­la gös­te­re­me­ye­cek­sin-bu du­rum­da müf­te­rî­li­ğin tes­cil­len­miş ola­cak­tır.
YAHUDİLERDEN FAZLA ZARAR VERİYORSUN
Aslında sen: “Bu konuyu toparlarken, İslâm ümmetinin klasik çağlarındaki kadına bakışaçısıyla, Yahudi bakış açısının çakıştığı bariz bir biçimde görülmekte.
TAHRİFE YELTENİYORSUN
Yahudiler adet halini bahane ederek kadını aşağıladılar. Sonraki asırlarda yer eden erkeksi fıkıh da, konuyu aynı bakışaçısıyla ele aldı.
Asıl Yahudileşme temayülü dediğimiz olgu işte böyle tezahür ediyordu” şeklinde sarfettiğin hezeyanlarında, Allâh’ın dînini, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sünnetini ve müctehidlerin fıkhını erkeksi, kadını aşağılayıcı ve Yahudilere meyledici olmakla nitelerken, bizzat kendin Yahudileşme temayülü göstererek tahrife yelteniyorsun.
BİRBİRİNE KATIP KARIŞTIRMA
Zira âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde, bunlara dayanan fıkhî ictihadlarda hayızlının ve cünübün mescide giremeyeceği, Kur’ân-ı Kerîm okuyamayacağı ve Mushaf’a dokunamayacağı açıkça beyan edilmişse de bunların hiç birinde zikir ve dua yapamayacağı, ilim meclislerinde bulunamayacağı ifadesi mevcut değilken, sen bunları birbirine katıp karıştırarak bu dîne Yahudilerin dahi veremeyeceği zararları veriyorsun.

Mehmed Âkif ve Âsım dilimizden düşmeyecek

Mehmed Âkif ve Âsım dilimizden düşmeyecek


D.Mehmet Doğan
stiklâl Marşı, her okunduğunda, Mehmed Âkif’i ve Millî Mücadele dönemini hatırlatır. O günün şartlarında bir taraftan Yunan ileri harekatı sürer, diğer taraftan Kuva-yı Milliye’den nizamî orduya geçişin sancıları yaşanır ve nihayet İngiltere Sevr’i ufak tefek tadilatla kabul etirmek için Londra’da konferans toplar...
Bu zor zamanda, karamsarlığın Ankara ufuklarını kapladığı günlerde, Mehmed Âkif ümid ve iman telkin eden İstiklâl Marşı’nı yazar... Milli Marş olarak o günden beri o şiiri sürekli okuyoruz. Mehmed Âkif’in başka bir şiiri var ki, o da resmî bir zorunluluk olmamasına rağmen en çok ezberlediğimiz ve okuduğumuz şiirlerdendir: Çanakkale şehidlerine.
Birinci Dünya Savaşı’nın 100. Yılındayız. Önümüzdeki yıl Çanakkale zaferinin yıldönümü, yani bu demektir ki Mehmed Âkif ve Âsım dilimizden düşmeyecek.
Mehmed Âkif’i yaşatmak milleti yaşatmaktır, onun hayat kaynağını canlı tutmaktır. Bu sebeple büyük şairimizi ve mütefekkirimizi her fırsatta hatırlıyoruz. Ankara’da İstiklâl Marşı’nın yazıldığı Taceddin Dergâhı’nda 1978 yılında başlattığımız mütevazı anma aksatılmadan sürdürülüyor. Bu sene İstanbul’da idik. Âkif’in yüksek tahsilini yaptığı Ziraat ve Baytar Mekteb-i Âlisi’nde, yani şimdi Sabahaddin Zaim Üniversite’sine tahsis edilen Halkalı mektebinde... Mehmed Âkif’in şaheseri Âsım’ın yayınlanışının 90. Yılı dolayısıyla üç gün süren bir bilgi şöleni düzenledik. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin desteklediği faaliyete ev sahibi Üniversite ve Mehmed Âkif’in adını taşıyan Burdur Üniversitesi de katılım sağladı.
İlk defa 27 Aralık’ta İstanbul’da bulunduk ve Ankara’da Türkiye Yazarlar Birliği’nin gelenekselleşmiş faaliyetini TYB Başkanı Hicabi Kırlangıç’a emanet etmenin güveni ile merhum şairimizin kabrini ziyareti programa aldık. Mehmed Âkif’in Edirnekapı Şehidliği’ndeki kabri, tatil günü olmasına rağmen, bilhassa öğrenci gruplarının ziyaret ettiği hayli kalabalık bir mekân olarak göründü. Daha sonra kısa bir resmî tören icra edildi.
Bu vesile ile hissiyatımızı paylaşmak istiyoruz. Âkif bazılarınca ya yanlış anlaşılıyor, ya da anlaşılmıyor! Âkif’e muhabbetlerinden şüphe edilmeyecek bazı gruplar, burada kendi kurumlarının pankartlarını, dövizlerini görünür hâle getirmek için çaba sarfediyorlar; kabri âdeta bir reklam malzemesi haline getiriyorlar. Bu hem Âkif’in hassasiyetlerine aykırıdır, hem de mezarlık âdabına uymaz.
Son zamanlarda bazı kişiler ve zümreler var ki, ya büyük şairimizi şöhretlerinin önünde engel olarak gördüklerinden ya da dar dinî yaklaşımlarına sığdıramadıklarından Mehmed Âkif düşmanlığına yöneliyorlar.
Mehmed Âkif’e saldıran çok kazib şöhret geldi geçti, hepsi unutuldu. Bu sûret-i hakdan görünenlerin de ciddi bir tesir hasıl edeceğine ihtimal vermiyoruz.
Bâtıl hemişe bâtıl ü bîhudedir velî
Müşkil budur ki sûret-i haktan zuhur ede...
Öncelikle herkesi şunu düşünmeye davet ediyoruz: Âkif’e düşmanlık edenin dostu kimdir?
Sultan Abdülhamid bir kimseyi karalamak için miyar olabilir mi? Abdülhamid’in bu millete büyük hizmetleri olmuştur, bunda şüphe yok. Buna rağmen onun memleketin aydınlarını ikna konusunda bir hamlesi neden olmamıştır? Düşmanlarını etkisizleştirmek için sarfettiği gayretin binde biri ile bunu sağlayabilirdi.
Bu dar kalıplara sıkışmış zihniyet sahiplerinin, karakter âbidesi Âkif’e çamur atarak, iftiralar savurarak varacakları yer neresi olabilir? Siz kendi müsbetlerinizle milletin tasvibini sağlamaya çalışın. Milletin değerine saldırarak onu itibarsızlaştırma teşebbüsü ters teper, halkın gerçek kıratınızı takdir etmesine yol açar!
Meşhur meseldir: Yel kayadan ne aparır!