Belgelerle Gerçek Tarih
Gerçek Tarih'in Müstesna Adresi
Category SEÇME KÖŞE YAZILARI
İngiliz oyunu hiç bitmez! – Yavuz Bahadıroğlu
İngiliz oyunu hiç bitmez! – Yavuz Bahadıroğlu
*
Bu çerçevede dünya anayasaları incelenmiş, tercüme edilmiş, “bize has” olduğu düşünülen anayasalar hazırlanmış, seçimler yapılmış, parlamentolar kurulmuş, meşrutiyet denenmiş, yumuşak bir geçiş amaçlanmıştı.
O gidişin “demokratik cumhuriyet” çizgisine geleceği aşikârdı. Belki İngiltere tipi bir “demokratik monarşi” olurduk. Ancak hilâfet devam ederdi. Hilafetin devam etmesi, özellikle İslam ülkelerine (ve petrol yataklarına) hâkimiyet hesapları yapan İngiltere’nin işine gelmiyordu. Başkentimizi alelacele işgal etti. Ama bizimle savaşmadı, yayabilecek durumdayken, işgali Anadolu’ya yaymadı. Bunun yerine bir maşa kullandı ve Yunanistan’ın Batı Anadolu’yu işgal etmesini sağladı.
Yunanistan, tanımadığı denizaşırı topraklarda, yetersiz bir kuvvetle, yirmi yıl aralıksız savaşarak deneyim kazanmış Osmanlı ordusunu elbette ki yenemezdi. Zaten Yunanistan da İngiliz desteğine güvenip, onların daveti üzerine İzmir’i işgal etmiş, yine İngiltere’nin destek taahhüdüne güvenerek işgali Aydın ve Bursa havalisine kadar yaymıştı.
Fakat ne hikmetse, beklediği desteği İngiltere’den alamadı. Osmanlı ordusuyla baş başa bırakıldı. Milis alayları tarafından iyice yıpratıldıktan sonra, son darbeyi Sakarya’da yedi, perişan halde kaçtı.
Böylece kimsenin pek tanımadığı Ankara ekibi (bazı tarihçilere göre Kongre Hükümeti) önemli bir “zafer” kazanmış ve ülke çapında tanınmaya başlanmış oluyordu. Bu “zafer” sonucu Atatürk’le İsmet Paşa’nın yıldızı parlarken, rakip olabileceği düşünülen isimler (en başta da Çerkez Edhem Bey, sonra Karabekir Paşa) bir bir ayıklanacaktı.
Sonra Lozan Konferansı başladı. İngiltere “galip” tarafta, Yunanistan ise “mağlüp” tarafta oturuyordu. Yunanistan Başbakanı Venizelos bu işe çok şaşırmış, Türk Murahhas Heyeti Başkanı İsmet Paşa’ya, “İngiltere masanın galip tarafında otururken, ben İngiltere’nin müttefiki olarak neden mağlup taraftayım?..” diye yakınmaktan kendini alamamıştı.
Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’de imzalandı. 29 Ekim 1923’te de Cumhuriyet ilân edildi. Mustafa Kemal Paşa ölene kadar Cumhurbaşkanı, İsmet Paşa ise Başbakan oldu.
Saltanat 16 Mart 1920 tarihinden geçerli olmak üzere zaten kaldırılmış, Sultan Vahideddin “sade vatandaş”a dönüşmüş, nihayet aldığı tehditlerin de etkisiyle ülke dışına kaçmak zorunda kalmıştı (17 Kasım 1920).
Saltanatın ve hilafetin devam etmesi demek, Mustafa Kemal Paşa’nın en fazla genelkurmay başkanlığına, İsmet Paşa’nın da kuvvet komutanlığına razı olması demekti. Ama sistem değişir, meşrutiyet yerine cumhuriyet ilân edilirse, Kemal Paşa padişah yetkilerini aşan yetkilerle donatılmış “Ebedi Şef”, İsmet Paşa ise zaman içinde “Milli Şef” olabilirdi.
Neyse, saltanattan sonra, “devletsiz hilafet” de 3 Mart 1924’de kaldırıldı (hilafet kaldırılmadan, İngiltere’nin Lozan Andlaşması’nı imzalamadığını hatırlayalım lütfen)…
Maksat hasıl olmuş, İngiltere’nin çıkarlarına engel teşkil eden hilafet kalkmış, Ortadoğu’da uyduruk devletler kurulmuş, petrol yatakları tümüyle İngiltere’nin kontrolüne girmişti…
Öyle bir şeytanî zekâ kullandı ki, bölge hâlâ toparlanamıyor…
***
Yavuz Bahadıroğlu / Yeni Akit
.
*
Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız
Meclisi dağıtmasına bakmayın, tarihsel olarak Batı tarzı (çünkü
Osmanlı’nın kendine has danışma meclisleri hep vardır) demokrasi
arayışları, Sultan II. Abdülhamid’den beri var…Bu çerçevede dünya anayasaları incelenmiş, tercüme edilmiş, “bize has” olduğu düşünülen anayasalar hazırlanmış, seçimler yapılmış, parlamentolar kurulmuş, meşrutiyet denenmiş, yumuşak bir geçiş amaçlanmıştı.
O gidişin “demokratik cumhuriyet” çizgisine geleceği aşikârdı. Belki İngiltere tipi bir “demokratik monarşi” olurduk. Ancak hilâfet devam ederdi. Hilafetin devam etmesi, özellikle İslam ülkelerine (ve petrol yataklarına) hâkimiyet hesapları yapan İngiltere’nin işine gelmiyordu. Başkentimizi alelacele işgal etti. Ama bizimle savaşmadı, yayabilecek durumdayken, işgali Anadolu’ya yaymadı. Bunun yerine bir maşa kullandı ve Yunanistan’ın Batı Anadolu’yu işgal etmesini sağladı.
Yunanistan, tanımadığı denizaşırı topraklarda, yetersiz bir kuvvetle, yirmi yıl aralıksız savaşarak deneyim kazanmış Osmanlı ordusunu elbette ki yenemezdi. Zaten Yunanistan da İngiliz desteğine güvenip, onların daveti üzerine İzmir’i işgal etmiş, yine İngiltere’nin destek taahhüdüne güvenerek işgali Aydın ve Bursa havalisine kadar yaymıştı.
Fakat ne hikmetse, beklediği desteği İngiltere’den alamadı. Osmanlı ordusuyla baş başa bırakıldı. Milis alayları tarafından iyice yıpratıldıktan sonra, son darbeyi Sakarya’da yedi, perişan halde kaçtı.
Böylece kimsenin pek tanımadığı Ankara ekibi (bazı tarihçilere göre Kongre Hükümeti) önemli bir “zafer” kazanmış ve ülke çapında tanınmaya başlanmış oluyordu. Bu “zafer” sonucu Atatürk’le İsmet Paşa’nın yıldızı parlarken, rakip olabileceği düşünülen isimler (en başta da Çerkez Edhem Bey, sonra Karabekir Paşa) bir bir ayıklanacaktı.
Sonra Lozan Konferansı başladı. İngiltere “galip” tarafta, Yunanistan ise “mağlüp” tarafta oturuyordu. Yunanistan Başbakanı Venizelos bu işe çok şaşırmış, Türk Murahhas Heyeti Başkanı İsmet Paşa’ya, “İngiltere masanın galip tarafında otururken, ben İngiltere’nin müttefiki olarak neden mağlup taraftayım?..” diye yakınmaktan kendini alamamıştı.
Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’de imzalandı. 29 Ekim 1923’te de Cumhuriyet ilân edildi. Mustafa Kemal Paşa ölene kadar Cumhurbaşkanı, İsmet Paşa ise Başbakan oldu.
Saltanat 16 Mart 1920 tarihinden geçerli olmak üzere zaten kaldırılmış, Sultan Vahideddin “sade vatandaş”a dönüşmüş, nihayet aldığı tehditlerin de etkisiyle ülke dışına kaçmak zorunda kalmıştı (17 Kasım 1920).
Saltanatın ve hilafetin devam etmesi demek, Mustafa Kemal Paşa’nın en fazla genelkurmay başkanlığına, İsmet Paşa’nın da kuvvet komutanlığına razı olması demekti. Ama sistem değişir, meşrutiyet yerine cumhuriyet ilân edilirse, Kemal Paşa padişah yetkilerini aşan yetkilerle donatılmış “Ebedi Şef”, İsmet Paşa ise zaman içinde “Milli Şef” olabilirdi.
Neyse, saltanattan sonra, “devletsiz hilafet” de 3 Mart 1924’de kaldırıldı (hilafet kaldırılmadan, İngiltere’nin Lozan Andlaşması’nı imzalamadığını hatırlayalım lütfen)…
Maksat hasıl olmuş, İngiltere’nin çıkarlarına engel teşkil eden hilafet kalkmış, Ortadoğu’da uyduruk devletler kurulmuş, petrol yatakları tümüyle İngiltere’nin kontrolüne girmişti…
Öyle bir şeytanî zekâ kullandı ki, bölge hâlâ toparlanamıyor…
***
Yavuz Bahadıroğlu / Yeni Akit
.
Atatürkçü Cumhuriyet, Mehmet Âkif’e Karşıydı – Ali İlbey
Atatürkçü Cumhuriyet, Mehmet Âkif’e Karşıydı – Ali İlbey
*
Atatürkçü Cumhuriyet’in yandaşlarıyla M. Kemal’in yakın arkadaşlarının onun hakkında söyledikleri “Arapçı şair” gibi benzeri hakaretlerden de anlaşıldığı üzere Âkif, İstiklâl Marşı’ındaki fikirleriyle de Kemalist Cumhuriyet değerlerine muhalifti. Onun, Cumhuriyet’i övmemesinden dolayı aleyhinde yayınlar hızlanır. Dindarlığına vurgu yapılır. “Şiirlerinde İslâm’a ve ümmete yer verdiği” anlatılır. “İnkılâp muhalifi İslâmcı Âkif’in” karşısında laikçi ve Batıcı yazarları örnek gösteren yazılar basında sıkça çıkmaya başlar. Pozitivist Tevfik Fikret’le mukayese edilmeye başlanır.
Dücane Cündioğlu’nun “Âkif’e Dair” kitabında yazdıklarından onun “İnkılâpçılardan rahatsız olduğu” anlaşılmaktadır. Devrin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, “İstiklâl mücadelesinden sonra Mehmed Âkif, cemiyette gördüğü değişmelere inanmadı ve inanmadığı için de uymadı. Beş-altı sene memleketten uzak yaşamasının sebebi budur. Çünkü onun cemiyet telâkkisi geri idi” diyerek tezvirat yapar. Kemalistlere yaltaklık eden Âgâh Sırrı Levend de “Sosyal inkilâbları kavrayabilecek bir ufuktan yoksun olduğunu” söyler:
“İstiklâl Savaşı’na feragatlı ve sâdık bir vatanperver olarak katılan Âkif, mücadelenin ilk safhalarında önemli bir yer alacak, ilk Millet Meclisi’nde mebus sıfatıyla bulunacak kadar bu büyük hareketi takib etmiştir. Ancak birbirini takib eden sosyal inkilâblar, onun âleminin üstünden aşacak kadar ileri ve ona uzak idi. Bu his, yabancı diyarların elemine katlanmayı göze alacak derecede ona kuvvetli geldi.”
KEMALİST AYDINLAR: “ÂKİF İNKILÂBIN ESERLERİNİ BEĞENMEDİ”
Devrin koyu Kemalistlerinden Şükûfe Nihal, “Âkif, zâten “hurafelere takılmış bir adamdır. Türk inkilâbına tek bir hizmeti yoktur. O, bilakis, bizim kanımız pahasına yarattığımız inkilâb’ın eserlerini beğenmeyerek bu toprakları bırakıp gitmiştir. Başından, yine bizim malımız olmadığı söylenen fesi çıkarıp yerine bir başka biçimde bir çuha parçası geçirmeyi bir din, bir ahlâk meselesi yaparak yurdunu, milletini bırakan, hurafelere takılmış bir adam” diyerek aşağılar.
Nurullah Ataç, “Âkif’in, bir insan olarak kıymeti ne olursa olsun, bir şair sayılması hayli zor işlerdendir. Hele onda fikir aramak, fikre hürmetsizlik olur. Din şairi, din filozofu değil, mahalle kahvesi hatibi” diye yazar. Ahmet Hamdi Tanpınar, 60’lı yılların siyasî ortamında kendini “sol” (CHP) olarak görür ve Âkif’i “sağcı”lıkla itham eder: “Mehmet Âkif’le yol arkadaşlığı mı? Asla!” (Tanpınar’la Başbaşa)
Onun, inkılâpçıların zihniyetini tutmadığı o kadar açık ki, Elmalılı Hamdi Yazır hazırladığı Tefsiri, Ahmet Naim ise Hadis kitabını teslim etmişti. M. Kemal aracılar göndermesine rağmen, Âkif, “tamamlanmadı” gerekçesiyle teslim etmiyordu. M. Kemal’in yandaşı hafız Sadettin Kaynak, “Âkif’in yazdığı meali çalmayı bile düşünmüştük…” diyor.
Daha fazla para teklif edildi. Cevabı yine “hayır” oldu. Meali teslim etmemesinin sebebi, tefsirin dışında ayrı bir meal kitabı olarak basılacağını duymasıydı. Ayrıca Kemalist hükümetin dinde reform çalışmalarını başlatmış olması, anayasadan “Devletin dini, din-i İslâm’dır” maddesini kaldırması ve “Dini Islahat Beyannamesi” hazırlamasından sonra, Âkif tavrını netleştirmişti. “Benim mealimi Kur’an’ın yerine okutacaklar, ben yarın mahşerde Allah’a ve Resûlüne ne cevap veririm” diyerek meali teslim etmediği gibi, diyanetle yaptığı sözleşmeyi de feshederek aldığı avansı iade etmiştir.
1925’de Takrir-i Sükun Kanunu ile Kemalistler, Âkif’in çizgisinde bir dergi olan Sebilürreşad dergisini kapatır ve Eşref Edip idamla yargılanır. Rejimin, İslâm düşüncesi taraftarlarına karşı olduğunu anlamıştı Âkif. Atatürkçü Cumhuriyet’e karşı olduğunu, onu en iyi bilen M. Ertuğrul Düzdağ’ın yazdıklarından anlamak mümkün. Hülâsası şöyle:
Millî Mücadele’yi destekleyen Âkif’in, M. Kemal’in isteği ile milletvekili seçilmesi, dindar kimliği ve irşadıyla isyanları yatıştırması, Millî Mücadele hakkında vaazlar vermesi, M. Kemal’le arasında uyum olduğu intibaını veriyor. Oysa gerçek böyle değil. M. Kemal’in sekreteri Yusuf Hikmet Bayur, Âkif’in M. Kemal’e sempatisi olmadığını söylüyor. Millî Mücadele sona ermeden 1922 yılı sonrasına doğru ilk Meclis’teki İslâmî tavrın yerini Batılı bir rejimin alacağını hissediyordu. Bunun için münakaşa ediliyor, Avrupa devletlerinden telkinler yapılıyordu. Ali Şükrü Bey öldürülünce anlamıştı rejimin değişeceğini. İslâmî değerler adına konuşan ve yazan kim varsa hepsinin başına bir şeyler gelmesi, onun umutlarını kırmıştı. Arkadaşı Eşref Edip’in de idamla yargılandığı bir ortamda Âkif’in Mısır’a gitmekle isabetli bir karar vermiştir.
Emsallerine1923’ten itibaren emekli maaşı bağlandığı halde, Kemalist rejime karşı olduğundan16 yıl emekli maaşı bağlanmadı. Bazı paşaların tavassutuyla vefatından 6 ay 26 gün önce Haziran 1936 tarihinde bağlanmıştı ancak.
ÂKİF, KEMALİST CUMHURİYETİ TASDİK ETMEDİ
“Medeniyet denen tek kişi kalmış canavar”ın kanunlarından yapılma Kemalist Cumhuriyet’i tasdik etmedi. “Hakk’a tapan milletin”dâva adamıydı Âkif. Eyvallah etmedi zorba Cumhuriyet’in cellâtlarına. İstiklâl Savaşında Müslümanca bir Cumhuriyet vaat edip sonra aldatan Kemalist rejimin şeflerine yaltaklanmadı. İstiklâl Marşı’nın fikirlerine sonuna kadar bağlı kalarak, “Devrimci Cumhuriyetin” emir kulu olmadı. Rejimin nimetlerine perestij etmedi. Zaruret içindeki yıllarını kanaatle geçirdi.
M. Kemal’in çok beğendiği ve reform düşüncelerinden tesir aldığı şair olan “milletim nev-i beşerdir vatanım ruy-i zemin” diyen pozitivist Tevfik Fikret’i “en büyük Cumhuriyet şairi” olarak ilân eden ve İstiklâl Savaşı sırasında Avrupa şehirlerinde bohem hayatı yaşayan agnostik (Allah’ın varlığına ve İslâm’a inanmayan) Abdülhak Hamid’i milletvekili yapan Atatürkçü Cumhuriyet oligarşisi, Âkif’e İslâmcı fikirlerinden dolayı “irticacı” diyerek “takibat” altında tutmuşlardır. Bununla kalmayarak, “din-i İslâm üzere” yapılan Millî Mücadele şartlarında kabul ettikleri İstiklâl Marşı’nın fikirlerine karşı olmuşlardır.
“Şeriatçı, gerici, hilafetçi avının” ve Kemalist devrimlere karşı olan her şeyin tepelenmeye başlandığı bir zamanda aldatan Cumhuriyetçilerin kanlı inkılâplarına karşı, “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem / Hak namına haksızlığa ölsem tapamam” diyerek, “Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ / Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ” dediği vatanından “gönüllü sürgün” olarak gitti.
İstiklâl Marşı yazdırdığı insanını polise takip ettiren, “çember sakallı” ve “gerici” diyen bir başka ülke var mıdır?
ÂKİF’E SALDIRAN GENERALLER ATATÜRKÇÜ CUMHURİYETİN ÜRÜNÜDÜR
Eylül 1999’da koyu Atatürkçü Tabip Tuğgeneral Yalçın Işımer’in sözleri Âkif düşmanlığının bir tezahürüdür :
“Mehmet Âkif denen adam Arap hayranı. İstiklâl Marşı’nın yazarı olması dışında ülkeye ne faydası olduğu gerçekten tartışılır. Cumhuriyet ilân edilip devrimler birbiri ardına yapılmaya başlayınca Mısır’a kaçtı. Tam bir devrim karşıtı… Onun düşünce evreni Bedir Savaşı’nın ötesine gidememiş. Kur’an’ı Türkçe’ye çevirmedi. Atatürk’ün ricasını yerine getirmedi diye onu aziz kılanlar, şimdilerde Mehmet Akif Üniversitesi kurma çabasındalar. O üniversiteden çıkan kafalar, bilinmelidir ki El Ezher kafalı adamlar olacaktır. Arap milliyetçiliğinin adamı olacaklardır. Arap’ın adamı olacaklar. Arap’ın adamı olmak adamlık değildir. Ulusun adamı olmak yakışır adam olacak adama. Bu adamlara ‘adam sen de’ demeyeceğiz. Son zamanlarda, Atatürk’e… dil uzatanları bir şekilde belleyeceğiz.”
Âkif düşmanlığında bununla kalmaz, “Bedir şehitleri ile Çanakkale şehitlerini mukayese eder. “Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi…” mısraına hakarette bulunuyor: “Bedir Savaşı’nda 500 kişiyle çarpışan 250 bedevî Arap’la, dünya uluslarına karşı destanlar yazan Mehmetçiği bir tutuyor da ‘o kadar şanlı idi’ diyor. Onun düşünce evreni, Bedir Savaşı’nın ötesine gidememiş.”
“Niçin seni bekliyor Atatürk” değil de, “Seni bekliyor Peygamber” dedi diyerek Âkif’i “Arapçılıkla” suçluyor. Atatürkçü general Işımer ve benzerlerinin “Arabın adamı olmak” sözüyle Hz. Peygamberimize hakaret ettiği yüzlerine söylenmelidir. Âkif’i, Müslüman kimliğinden dolayı başta CHP’liler olmak üzere bütün Atatürkçüler sevmezler. Bu tavırlarıyla Âkif’in şahsında İslâmî değerlere sahip çıkan millete karşı olduklarını da göstermiş oluyorlar.
“Devrimci Cumhuriyetin” canlandırılmasını isteyen general Doğu Silâhçıoğlu da 21 Şubat 2008’de Cumhuriyet gazetesindeki yazısında Âkif’e kötü sözler sarfediyor ve evvelce puta tapan Arapların, Müslüman olduktan sonra, Şaman inancındaki Türklere soykırım uygulayıp onları Müslüman olmaya zorladıklarını, sonra İslâm’ı gönüllü olarak kabul ettiler yalanını uydurduklarını iddia ediyor, ardından “şeriatçı ümmetçi” dediği Âkif’e ve İstiklâl Marşı’na hakaret ediyor: “İstiklâl Marşı metnine Hak, ezan, cennet, iman gibi sözcükleri ustalıkla yerleştirdiğini, bir tek Türk sözcüğü için yer bulamamış bir ümmetçi.”
Milliyetçiler ve dindar kitleler arasında derin bir anlayış farkı olduğunu savunan Kemalist general Silahçıoğlu, “Bu fark Türk milliyetçisi Nihal Atsız’la, şeriat ümmetçisi Mehmet Âkif’in düşünce yapısındaki fark kadardı. Ümmetçi Mehmet Âkif’in yeni ardılları, onun Türk Arapsız yaşayamaz. Kim ki yaşar der delidir! ‘Arabın Türk ise, hem sağ gözü hem sağ elidir!’ dizelerinde belirttiği yoldan giderlerken, beraberlerindeki milliyetçiler gerçekleri göremediler” diyerek hayıflanıyor ve ardından Âkif’in “Cumhuriyet’i benimsemediğini” söylüyor:
“Emperyalizme karşı kazanılan zaferin üzerine kurulan Kemalist cumhuriyeti kendisine ne kadar yabancı hissetmiş olmalı ki, onun ‘şerrinden’ ülkesini terk ederek ‘darülislâm’ olarak seçtiği Mısır’a göç edecek. Âkif, ulusal kurtuluş savaşına İstiklâl Marşı ile katılıyor ama, cumhuriyeti görmüyor, göremiyor, benimsemiyor. Cumhuriyetin kurucusu ondan Kur’an’ı, Türkçe’ye çevirmesini istiyor. O, ‘küfre hizmet’ saydığı için olacak ki reddediyor.”
Yukarıdaki satırların anlattıkları doğrudur. Âkif için Kemalist rejim bir küfür rejimidir. O, Türkiye İslâm Cumhuriyeti dâvâsı olan bir şahsiyetti. Atatürkçü Cumhuriyet yandaşları, Âkif’in milletçe sevilmesini “hegemonyalarına” karşı olarak görüyorlar.
**********
KAYNAK:
Ali İlbey, “Atatürkçü Cumhuriyet, Mehmet Âkif’e Karşıydı”, Habervaktim.com, 28 Aralık 2013.
.
*
Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız
***
Âkif, Millî Mücadele’den sonra 1923’te İstanbul’a dönmüştür. İlân
edilen Cumhuriyet, hayâlini kurduğu cumhuriyete benzemiyordu.
Arkadaşlarından Şefik Kolaylı, “Mısır’a gitme kararından vazgeçmesinde
ısrar ettik. Büyük bir hüzün ve te’essür içinde ‘Arkamda polis hafiyesi
gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar
gibi muâmele görmeye tahammül edemiyorum. İşte bundan dolayı gidiyorum’
dediğini” söyler.Atatürkçü Cumhuriyet’in yandaşlarıyla M. Kemal’in yakın arkadaşlarının onun hakkında söyledikleri “Arapçı şair” gibi benzeri hakaretlerden de anlaşıldığı üzere Âkif, İstiklâl Marşı’ındaki fikirleriyle de Kemalist Cumhuriyet değerlerine muhalifti. Onun, Cumhuriyet’i övmemesinden dolayı aleyhinde yayınlar hızlanır. Dindarlığına vurgu yapılır. “Şiirlerinde İslâm’a ve ümmete yer verdiği” anlatılır. “İnkılâp muhalifi İslâmcı Âkif’in” karşısında laikçi ve Batıcı yazarları örnek gösteren yazılar basında sıkça çıkmaya başlar. Pozitivist Tevfik Fikret’le mukayese edilmeye başlanır.
Dücane Cündioğlu’nun “Âkif’e Dair” kitabında yazdıklarından onun “İnkılâpçılardan rahatsız olduğu” anlaşılmaktadır. Devrin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, “İstiklâl mücadelesinden sonra Mehmed Âkif, cemiyette gördüğü değişmelere inanmadı ve inanmadığı için de uymadı. Beş-altı sene memleketten uzak yaşamasının sebebi budur. Çünkü onun cemiyet telâkkisi geri idi” diyerek tezvirat yapar. Kemalistlere yaltaklık eden Âgâh Sırrı Levend de “Sosyal inkilâbları kavrayabilecek bir ufuktan yoksun olduğunu” söyler:
“İstiklâl Savaşı’na feragatlı ve sâdık bir vatanperver olarak katılan Âkif, mücadelenin ilk safhalarında önemli bir yer alacak, ilk Millet Meclisi’nde mebus sıfatıyla bulunacak kadar bu büyük hareketi takib etmiştir. Ancak birbirini takib eden sosyal inkilâblar, onun âleminin üstünden aşacak kadar ileri ve ona uzak idi. Bu his, yabancı diyarların elemine katlanmayı göze alacak derecede ona kuvvetli geldi.”
KEMALİST AYDINLAR: “ÂKİF İNKILÂBIN ESERLERİNİ BEĞENMEDİ”
Devrin koyu Kemalistlerinden Şükûfe Nihal, “Âkif, zâten “hurafelere takılmış bir adamdır. Türk inkilâbına tek bir hizmeti yoktur. O, bilakis, bizim kanımız pahasına yarattığımız inkilâb’ın eserlerini beğenmeyerek bu toprakları bırakıp gitmiştir. Başından, yine bizim malımız olmadığı söylenen fesi çıkarıp yerine bir başka biçimde bir çuha parçası geçirmeyi bir din, bir ahlâk meselesi yaparak yurdunu, milletini bırakan, hurafelere takılmış bir adam” diyerek aşağılar.
Nurullah Ataç, “Âkif’in, bir insan olarak kıymeti ne olursa olsun, bir şair sayılması hayli zor işlerdendir. Hele onda fikir aramak, fikre hürmetsizlik olur. Din şairi, din filozofu değil, mahalle kahvesi hatibi” diye yazar. Ahmet Hamdi Tanpınar, 60’lı yılların siyasî ortamında kendini “sol” (CHP) olarak görür ve Âkif’i “sağcı”lıkla itham eder: “Mehmet Âkif’le yol arkadaşlığı mı? Asla!” (Tanpınar’la Başbaşa)
Onun, inkılâpçıların zihniyetini tutmadığı o kadar açık ki, Elmalılı Hamdi Yazır hazırladığı Tefsiri, Ahmet Naim ise Hadis kitabını teslim etmişti. M. Kemal aracılar göndermesine rağmen, Âkif, “tamamlanmadı” gerekçesiyle teslim etmiyordu. M. Kemal’in yandaşı hafız Sadettin Kaynak, “Âkif’in yazdığı meali çalmayı bile düşünmüştük…” diyor.
Daha fazla para teklif edildi. Cevabı yine “hayır” oldu. Meali teslim etmemesinin sebebi, tefsirin dışında ayrı bir meal kitabı olarak basılacağını duymasıydı. Ayrıca Kemalist hükümetin dinde reform çalışmalarını başlatmış olması, anayasadan “Devletin dini, din-i İslâm’dır” maddesini kaldırması ve “Dini Islahat Beyannamesi” hazırlamasından sonra, Âkif tavrını netleştirmişti. “Benim mealimi Kur’an’ın yerine okutacaklar, ben yarın mahşerde Allah’a ve Resûlüne ne cevap veririm” diyerek meali teslim etmediği gibi, diyanetle yaptığı sözleşmeyi de feshederek aldığı avansı iade etmiştir.
1925’de Takrir-i Sükun Kanunu ile Kemalistler, Âkif’in çizgisinde bir dergi olan Sebilürreşad dergisini kapatır ve Eşref Edip idamla yargılanır. Rejimin, İslâm düşüncesi taraftarlarına karşı olduğunu anlamıştı Âkif. Atatürkçü Cumhuriyet’e karşı olduğunu, onu en iyi bilen M. Ertuğrul Düzdağ’ın yazdıklarından anlamak mümkün. Hülâsası şöyle:
Millî Mücadele’yi destekleyen Âkif’in, M. Kemal’in isteği ile milletvekili seçilmesi, dindar kimliği ve irşadıyla isyanları yatıştırması, Millî Mücadele hakkında vaazlar vermesi, M. Kemal’le arasında uyum olduğu intibaını veriyor. Oysa gerçek böyle değil. M. Kemal’in sekreteri Yusuf Hikmet Bayur, Âkif’in M. Kemal’e sempatisi olmadığını söylüyor. Millî Mücadele sona ermeden 1922 yılı sonrasına doğru ilk Meclis’teki İslâmî tavrın yerini Batılı bir rejimin alacağını hissediyordu. Bunun için münakaşa ediliyor, Avrupa devletlerinden telkinler yapılıyordu. Ali Şükrü Bey öldürülünce anlamıştı rejimin değişeceğini. İslâmî değerler adına konuşan ve yazan kim varsa hepsinin başına bir şeyler gelmesi, onun umutlarını kırmıştı. Arkadaşı Eşref Edip’in de idamla yargılandığı bir ortamda Âkif’in Mısır’a gitmekle isabetli bir karar vermiştir.
Emsallerine1923’ten itibaren emekli maaşı bağlandığı halde, Kemalist rejime karşı olduğundan16 yıl emekli maaşı bağlanmadı. Bazı paşaların tavassutuyla vefatından 6 ay 26 gün önce Haziran 1936 tarihinde bağlanmıştı ancak.
ÂKİF, KEMALİST CUMHURİYETİ TASDİK ETMEDİ
“Medeniyet denen tek kişi kalmış canavar”ın kanunlarından yapılma Kemalist Cumhuriyet’i tasdik etmedi. “Hakk’a tapan milletin”dâva adamıydı Âkif. Eyvallah etmedi zorba Cumhuriyet’in cellâtlarına. İstiklâl Savaşında Müslümanca bir Cumhuriyet vaat edip sonra aldatan Kemalist rejimin şeflerine yaltaklanmadı. İstiklâl Marşı’nın fikirlerine sonuna kadar bağlı kalarak, “Devrimci Cumhuriyetin” emir kulu olmadı. Rejimin nimetlerine perestij etmedi. Zaruret içindeki yıllarını kanaatle geçirdi.
M. Kemal’in çok beğendiği ve reform düşüncelerinden tesir aldığı şair olan “milletim nev-i beşerdir vatanım ruy-i zemin” diyen pozitivist Tevfik Fikret’i “en büyük Cumhuriyet şairi” olarak ilân eden ve İstiklâl Savaşı sırasında Avrupa şehirlerinde bohem hayatı yaşayan agnostik (Allah’ın varlığına ve İslâm’a inanmayan) Abdülhak Hamid’i milletvekili yapan Atatürkçü Cumhuriyet oligarşisi, Âkif’e İslâmcı fikirlerinden dolayı “irticacı” diyerek “takibat” altında tutmuşlardır. Bununla kalmayarak, “din-i İslâm üzere” yapılan Millî Mücadele şartlarında kabul ettikleri İstiklâl Marşı’nın fikirlerine karşı olmuşlardır.
“Şeriatçı, gerici, hilafetçi avının” ve Kemalist devrimlere karşı olan her şeyin tepelenmeye başlandığı bir zamanda aldatan Cumhuriyetçilerin kanlı inkılâplarına karşı, “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem / Hak namına haksızlığa ölsem tapamam” diyerek, “Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ / Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ” dediği vatanından “gönüllü sürgün” olarak gitti.
İstiklâl Marşı yazdırdığı insanını polise takip ettiren, “çember sakallı” ve “gerici” diyen bir başka ülke var mıdır?
ÂKİF’E SALDIRAN GENERALLER ATATÜRKÇÜ CUMHURİYETİN ÜRÜNÜDÜR
Eylül 1999’da koyu Atatürkçü Tabip Tuğgeneral Yalçın Işımer’in sözleri Âkif düşmanlığının bir tezahürüdür :
“Mehmet Âkif denen adam Arap hayranı. İstiklâl Marşı’nın yazarı olması dışında ülkeye ne faydası olduğu gerçekten tartışılır. Cumhuriyet ilân edilip devrimler birbiri ardına yapılmaya başlayınca Mısır’a kaçtı. Tam bir devrim karşıtı… Onun düşünce evreni Bedir Savaşı’nın ötesine gidememiş. Kur’an’ı Türkçe’ye çevirmedi. Atatürk’ün ricasını yerine getirmedi diye onu aziz kılanlar, şimdilerde Mehmet Akif Üniversitesi kurma çabasındalar. O üniversiteden çıkan kafalar, bilinmelidir ki El Ezher kafalı adamlar olacaktır. Arap milliyetçiliğinin adamı olacaklardır. Arap’ın adamı olacaklar. Arap’ın adamı olmak adamlık değildir. Ulusun adamı olmak yakışır adam olacak adama. Bu adamlara ‘adam sen de’ demeyeceğiz. Son zamanlarda, Atatürk’e… dil uzatanları bir şekilde belleyeceğiz.”
Âkif düşmanlığında bununla kalmaz, “Bedir şehitleri ile Çanakkale şehitlerini mukayese eder. “Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi…” mısraına hakarette bulunuyor: “Bedir Savaşı’nda 500 kişiyle çarpışan 250 bedevî Arap’la, dünya uluslarına karşı destanlar yazan Mehmetçiği bir tutuyor da ‘o kadar şanlı idi’ diyor. Onun düşünce evreni, Bedir Savaşı’nın ötesine gidememiş.”
“Niçin seni bekliyor Atatürk” değil de, “Seni bekliyor Peygamber” dedi diyerek Âkif’i “Arapçılıkla” suçluyor. Atatürkçü general Işımer ve benzerlerinin “Arabın adamı olmak” sözüyle Hz. Peygamberimize hakaret ettiği yüzlerine söylenmelidir. Âkif’i, Müslüman kimliğinden dolayı başta CHP’liler olmak üzere bütün Atatürkçüler sevmezler. Bu tavırlarıyla Âkif’in şahsında İslâmî değerlere sahip çıkan millete karşı olduklarını da göstermiş oluyorlar.
“Devrimci Cumhuriyetin” canlandırılmasını isteyen general Doğu Silâhçıoğlu da 21 Şubat 2008’de Cumhuriyet gazetesindeki yazısında Âkif’e kötü sözler sarfediyor ve evvelce puta tapan Arapların, Müslüman olduktan sonra, Şaman inancındaki Türklere soykırım uygulayıp onları Müslüman olmaya zorladıklarını, sonra İslâm’ı gönüllü olarak kabul ettiler yalanını uydurduklarını iddia ediyor, ardından “şeriatçı ümmetçi” dediği Âkif’e ve İstiklâl Marşı’na hakaret ediyor: “İstiklâl Marşı metnine Hak, ezan, cennet, iman gibi sözcükleri ustalıkla yerleştirdiğini, bir tek Türk sözcüğü için yer bulamamış bir ümmetçi.”
Milliyetçiler ve dindar kitleler arasında derin bir anlayış farkı olduğunu savunan Kemalist general Silahçıoğlu, “Bu fark Türk milliyetçisi Nihal Atsız’la, şeriat ümmetçisi Mehmet Âkif’in düşünce yapısındaki fark kadardı. Ümmetçi Mehmet Âkif’in yeni ardılları, onun Türk Arapsız yaşayamaz. Kim ki yaşar der delidir! ‘Arabın Türk ise, hem sağ gözü hem sağ elidir!’ dizelerinde belirttiği yoldan giderlerken, beraberlerindeki milliyetçiler gerçekleri göremediler” diyerek hayıflanıyor ve ardından Âkif’in “Cumhuriyet’i benimsemediğini” söylüyor:
“Emperyalizme karşı kazanılan zaferin üzerine kurulan Kemalist cumhuriyeti kendisine ne kadar yabancı hissetmiş olmalı ki, onun ‘şerrinden’ ülkesini terk ederek ‘darülislâm’ olarak seçtiği Mısır’a göç edecek. Âkif, ulusal kurtuluş savaşına İstiklâl Marşı ile katılıyor ama, cumhuriyeti görmüyor, göremiyor, benimsemiyor. Cumhuriyetin kurucusu ondan Kur’an’ı, Türkçe’ye çevirmesini istiyor. O, ‘küfre hizmet’ saydığı için olacak ki reddediyor.”
Yukarıdaki satırların anlattıkları doğrudur. Âkif için Kemalist rejim bir küfür rejimidir. O, Türkiye İslâm Cumhuriyeti dâvâsı olan bir şahsiyetti. Atatürkçü Cumhuriyet yandaşları, Âkif’in milletçe sevilmesini “hegemonyalarına” karşı olarak görüyorlar.
**********
KAYNAK:
Ali İlbey, “Atatürkçü Cumhuriyet, Mehmet Âkif’e Karşıydı”, Habervaktim.com, 28 Aralık 2013.
.
Yaşam tarzına müdahale – Yavuz Bahadıroğlu
Yaşam tarzına müdahale – Yavuz Bahadıroğlu
Mesela, laiklik uğruna yıllar boyu inançlı kesime baskı yapılırken (komünistler de bu baskıdan nasibini çokça almıştır), bugün mangalda kül bırakmayan gazeteler, yazarlar, üniversite kodamanları ve memleketin entelektüel kesimi neden “özgürlük” demedi, “hak” demedi, “hukuk” demedi, “Yaşam tarzına müdahale ediliyor” demedi?
Benim köy evim, “Gizli âyin yapılıyor” ihbarı üzerine 1960’da jandarma tarafından basıldı. İlk kez kelepçe bileklerime geçtiğinde 14 yaşın sonlarındaydım henüz. Kapıyı ve pencere panjurlarını tüfek dipçikleriyle kırarak içeri girdiler. Her tarafı köşe-bucak aradılar. Kur’an dâhil, Osmanlı alfabesiyle yazılı ne buldularsa çuvallara doldurup götürdüler. Gazetelere haber olduk. Zamanın gazeteleri (bazıları hâlâ yayında) “Bir irtica evi basıldı, çok sayıda yasak yayın ele geçti” diye verdiler bu haberi.
“Suç”umuzu da onlardan öğrendik. Meğer biz, yani evdeki beş kızla üç kadın, bir de çocuk, yani ben, “Devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla, dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek” propaganda yapmışız, telkinde bulunmuşuz…
Öngörülen cezayı yine gazetelerde okuduk: “Beş yıldan on yıla kadar hapis.”
Ne diyorsunuz siz? O günlerin darbe havası (27 Mayıs darbesi), bugünlerin demokrasi havası gibi değildi. “Hükümet-i cumhuriye”yi yıkmaya çalıştığımız söylentisi bile çıkmıştı bizim ilçede. Kaç ay “idamlık” gözüyle bakılmış, vebalı gibi bizden kaçılmıştı.
Bu ülkede bu türden envai çeşit baskılar yaşandı. Çok fazla gerilere gitmeye de gerek yok; 28 Şubat sürecinde atılan manşetler, yazılan yazılar, oynanan medyatik oyunlar, yapılan uygulamalar ortada…
Sonuç olarak şunları söylemek mümkün ki, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının dinsiz olmaya hakkı vardı, ama lâik olmama hakkı yoktu (Yaşam tarzının sınırlarını devlet belirlemişti)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının Allah’a ve Peygamberlere inanmama hakkı vardı, ama Kemalist olmama hakkı yoktu (İnancın sınırlarını devlet çizmişti)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının dinsiz olma hakkı vardı, fakat “tarikatçı” olma hakkı yoktu (Vicdanî kanaatin sınırlarını devlet oluşturmuştu)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının bir yere kadar “dindar” olmaya hakkı vardı, ama dinini istediği yerde, istediği gibi öğrenmeye, öğretmeye ve yaşamaya hakkı yoktu (İmam hatiplerle ilâhiyat kapalı, özel din eğitimi ise yasaktı)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının başını açmaya, mini etekle yahut şortla dolaşmaya hakkı vardı, ama başını örtmeye ve çarşaf giymeye hakkı yoktu (Modayı bile devlet belirlerdi)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının şapka giymeye hakkı vardı, ama fes, kalpak, takke giymeye hakkı yoktu (Kılık-kıyafet devlet tarafından tanzim edilmişti)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının Fransızca, İngilizce, Flamanca, Hintçe, Sanskritçe v.s. okuyup yazmaya, bu dillerde şarkı söylemeye hakkı vardı, ama Kürtçe/ Lazca okuyup yazmaya ve şarkı mırıldanmaya, hatta Kürt, Laz, Arnavut, Romen olmaya hakkı yoktu (Hangi ırkın ahfadı olduğumuzu devlet belirlerdi: “Ne mutlu Türk’üm diyene!”)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı her lise mezununun askeri okullara girmeye hakkı vardı, ama imam-hatip lisesi mezunlarının hakkı yoktu (Meslek tercihini bile devlet yapıyordu)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının öz babasını, öz annesini sevmemeye, beğenmemeye ve bunu özgürce açıklamaya hakkı vardı; ama Atatürk’ü sevmeme, beğenmeme hakkı yoktu (Kimi seveceğimizi devlet söylerdi)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının “devrim nikâhı” da denilen nikâhsız beraberliğe hakkı vardı, ama dini nikâh kıydırmaya hakkı yoktu (Devlet nikâhımıza karışırdı)…
Daha kimin evini soruyorsunuz?
**********
KAYNAK:
Yeni Akit gazetesi, 9 Kasım 2013.
**********
Kadir Çandarlıoğlu
*
***
“Hükümet yaşam tarzına müdahale ediyor”
diye celâllenmeden önce, ideolojik devlet yapısının 90 senedir müdahale
etmediği “yaşam tarzı” bırakmaması karşısında neden sus-pus
oturduğumuzun hesabını hepimizin vermesi lâzım.Mesela, laiklik uğruna yıllar boyu inançlı kesime baskı yapılırken (komünistler de bu baskıdan nasibini çokça almıştır), bugün mangalda kül bırakmayan gazeteler, yazarlar, üniversite kodamanları ve memleketin entelektüel kesimi neden “özgürlük” demedi, “hak” demedi, “hukuk” demedi, “Yaşam tarzına müdahale ediliyor” demedi?
Benim köy evim, “Gizli âyin yapılıyor” ihbarı üzerine 1960’da jandarma tarafından basıldı. İlk kez kelepçe bileklerime geçtiğinde 14 yaşın sonlarındaydım henüz. Kapıyı ve pencere panjurlarını tüfek dipçikleriyle kırarak içeri girdiler. Her tarafı köşe-bucak aradılar. Kur’an dâhil, Osmanlı alfabesiyle yazılı ne buldularsa çuvallara doldurup götürdüler. Gazetelere haber olduk. Zamanın gazeteleri (bazıları hâlâ yayında) “Bir irtica evi basıldı, çok sayıda yasak yayın ele geçti” diye verdiler bu haberi.
“Suç”umuzu da onlardan öğrendik. Meğer biz, yani evdeki beş kızla üç kadın, bir de çocuk, yani ben, “Devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla, dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek” propaganda yapmışız, telkinde bulunmuşuz…
Öngörülen cezayı yine gazetelerde okuduk: “Beş yıldan on yıla kadar hapis.”
Ne diyorsunuz siz? O günlerin darbe havası (27 Mayıs darbesi), bugünlerin demokrasi havası gibi değildi. “Hükümet-i cumhuriye”yi yıkmaya çalıştığımız söylentisi bile çıkmıştı bizim ilçede. Kaç ay “idamlık” gözüyle bakılmış, vebalı gibi bizden kaçılmıştı.
Bu ülkede bu türden envai çeşit baskılar yaşandı. Çok fazla gerilere gitmeye de gerek yok; 28 Şubat sürecinde atılan manşetler, yazılan yazılar, oynanan medyatik oyunlar, yapılan uygulamalar ortada…
Sonuç olarak şunları söylemek mümkün ki, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının dinsiz olmaya hakkı vardı, ama lâik olmama hakkı yoktu (Yaşam tarzının sınırlarını devlet belirlemişti)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının Allah’a ve Peygamberlere inanmama hakkı vardı, ama Kemalist olmama hakkı yoktu (İnancın sınırlarını devlet çizmişti)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının dinsiz olma hakkı vardı, fakat “tarikatçı” olma hakkı yoktu (Vicdanî kanaatin sınırlarını devlet oluşturmuştu)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının bir yere kadar “dindar” olmaya hakkı vardı, ama dinini istediği yerde, istediği gibi öğrenmeye, öğretmeye ve yaşamaya hakkı yoktu (İmam hatiplerle ilâhiyat kapalı, özel din eğitimi ise yasaktı)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının başını açmaya, mini etekle yahut şortla dolaşmaya hakkı vardı, ama başını örtmeye ve çarşaf giymeye hakkı yoktu (Modayı bile devlet belirlerdi)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının şapka giymeye hakkı vardı, ama fes, kalpak, takke giymeye hakkı yoktu (Kılık-kıyafet devlet tarafından tanzim edilmişti)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının Fransızca, İngilizce, Flamanca, Hintçe, Sanskritçe v.s. okuyup yazmaya, bu dillerde şarkı söylemeye hakkı vardı, ama Kürtçe/ Lazca okuyup yazmaya ve şarkı mırıldanmaya, hatta Kürt, Laz, Arnavut, Romen olmaya hakkı yoktu (Hangi ırkın ahfadı olduğumuzu devlet belirlerdi: “Ne mutlu Türk’üm diyene!”)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı her lise mezununun askeri okullara girmeye hakkı vardı, ama imam-hatip lisesi mezunlarının hakkı yoktu (Meslek tercihini bile devlet yapıyordu)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının öz babasını, öz annesini sevmemeye, beğenmemeye ve bunu özgürce açıklamaya hakkı vardı; ama Atatürk’ü sevmeme, beğenmeme hakkı yoktu (Kimi seveceğimizi devlet söylerdi)…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının “devrim nikâhı” da denilen nikâhsız beraberliğe hakkı vardı, ama dini nikâh kıydırmaya hakkı yoktu (Devlet nikâhımıza karışırdı)…
Daha kimin evini soruyorsunuz?
**********
KAYNAK:
Yeni Akit gazetesi, 9 Kasım 2013.
**********
Kadir Çandarlıoğlu
*
Kadir Çandarlıoğlu kimdir ?
Kadir Çandarlıoğlu kimdir ?
*
Facebook’ta faaliyette bulunduğum müddet zarfında yaptığım paylaşımlara tepki gösteren, hatta ağza alınmayacak küfürler eden yüzlerce kemaliste rastladım. Bazılarının evvela Müslümanmış gibi yorum yaptığına ancak daha sonra Müslüman olmadığını itiraf ettiğine hayretle şahit oldum. Bunlar genelde dinsiz veya sabetayisttir, yani aslen yahudi olduğu halde Müslüman gibi görünenlerdir… Zaten laikliğin en hararetli savunuculuğunu bu kesim yapmaktadır… Bilgisiz Müslümanları Islâm hukukuna düşman edenler işte bunlardır.
Özellikle “Atatürk olmasaydı” diye başlayan cümleler kurmakla marufturlar. Ne hazindir ki, bu arkadaşların çoğu üniversite talebeleridir… Türkiye’nin geri kalış sebebini şimdi daha iyi anlıyoruz, değil mi? Ingiltere kralının M. Kemal’in elini öptüğüne inanan birisinden memlekete ne hayr gelir? Veya, “kullandığın parada Atatürk’ün resmi var” diyen bir üniversiteli gencin millete ne faydası dokunabilir? Yani parada resmi olan birisi, Allahu Teala’nın emirlerine karşı gelmeye ve milleti de buna zorlamaya hak mı kazanmış oluyor? Bir insanın “iyi” olup olmamasının “ölçüsü” paradaki resmi midir? O halde bu söze muhatap olanın; “Iyi ya, ATA’nı bozdurup bozdurup harcıyorum” demesi galip geldiğini mi gösterir?
Ayrıca son zamanlarda bizim adımıza siteler açıldığını ve bu sitelerde bazen davamıza zarar veren paylaşımlar yapıldığını esefle görüyoruz. Bazı haber siteleri de yazılarımızı bizimle alakasız bu tür siteleri kaynak göstererek yayınlıyor.
Şunu bilmenizi isteriz ki, “www.belgelerlegercektarih.com” sitesinden başka hiçbir siteyle bağımız yoktur.
***
Twitter hesabımız; https://twitter.com/Tarih_ve_Din
***
Kadir Çandarlıoğlu
*
Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız
***
Takipçilerimden aldığım sayısız maillerde
kendimle ilgili bilgi vermem isteniyor. Her ne kadar sizi tatmin
etmeyeceğini bilsem de kısaca bir şeyler yazmayı gerekli görüyorum;
Bendeniz, tarihini ve dinini araştırmaya ve incelemeye çalışan bir
Müslümanım. Adil bir dünyanın ancak Allahu Teala’nın Hz. Muhammed
Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz vasıtasıyla gönderdiği Islâm dini
ile mümkün olabileceğini bilen ve bu doğrultuda insanları şuurlandırmak
ve de Allah’ın rızasını kazanmak gayesiyle imkanlarım nispetinde,
elimden geldiğince -Allahu Teala kabul ederse- cihad eden birisiyim.
Sitemizde yer alan konular, Facebook’ta “Muhteşem 15 yıl”, “Şeriat-ı
Muhammediye”, “Anti CHP Arşivi” ve “Tarih ve Din Araştırmaları Merkezi”
isimli sayfalarımda (bazı sayfalarım kapanmıştır) paylaştığım ve
sonradan “Belgelerle Gerçek Tarih” adıyla internet ortamında
okunabilmesi için e-kitap şeklinde yüklediğim kitaptaki konulardan
ibarettir. Birçok konuyu ilaveler yapmak ve bazı hataları düzeltmek
suretiyle güncelledim. Güncelleme işlemi hala devam etmektedir.Facebook’ta faaliyette bulunduğum müddet zarfında yaptığım paylaşımlara tepki gösteren, hatta ağza alınmayacak küfürler eden yüzlerce kemaliste rastladım. Bazılarının evvela Müslümanmış gibi yorum yaptığına ancak daha sonra Müslüman olmadığını itiraf ettiğine hayretle şahit oldum. Bunlar genelde dinsiz veya sabetayisttir, yani aslen yahudi olduğu halde Müslüman gibi görünenlerdir… Zaten laikliğin en hararetli savunuculuğunu bu kesim yapmaktadır… Bilgisiz Müslümanları Islâm hukukuna düşman edenler işte bunlardır.
Özellikle “Atatürk olmasaydı” diye başlayan cümleler kurmakla marufturlar. Ne hazindir ki, bu arkadaşların çoğu üniversite talebeleridir… Türkiye’nin geri kalış sebebini şimdi daha iyi anlıyoruz, değil mi? Ingiltere kralının M. Kemal’in elini öptüğüne inanan birisinden memlekete ne hayr gelir? Veya, “kullandığın parada Atatürk’ün resmi var” diyen bir üniversiteli gencin millete ne faydası dokunabilir? Yani parada resmi olan birisi, Allahu Teala’nın emirlerine karşı gelmeye ve milleti de buna zorlamaya hak mı kazanmış oluyor? Bir insanın “iyi” olup olmamasının “ölçüsü” paradaki resmi midir? O halde bu söze muhatap olanın; “Iyi ya, ATA’nı bozdurup bozdurup harcıyorum” demesi galip geldiğini mi gösterir?
Neyse sözü fazla uzatmayalım. Hakkımızda verdiğimiz kısacık malumat vesilesiyle buradan bir duyuru yapma ihtiyacı hissediyorum.
Maalesef üzülerek görüyoruz ki, bazı kimseler, bizden yaptıkları
alıntılarda sitemizi kaynak göstermiyor. Anlaşılmaz bir şekilde,
yayınladığımız fotoğraflardan sitemizin ismi siliniyor ve başka
sitelerde paylaşılıyor. Buna kesinlikle rızamız yoktur. Bunu iyi niyetle
bağdaştırmamız mümkün değil. Sitemizi kaynak göstermeden alıntı
yapanların rızamıza uygun hareket etmediğini bütün okuyucularımızın
bilmesini isteriz.Ayrıca son zamanlarda bizim adımıza siteler açıldığını ve bu sitelerde bazen davamıza zarar veren paylaşımlar yapıldığını esefle görüyoruz. Bazı haber siteleri de yazılarımızı bizimle alakasız bu tür siteleri kaynak göstererek yayınlıyor.
Şunu bilmenizi isteriz ki, “www.belgelerlegercektarih.com” sitesinden başka hiçbir siteyle bağımız yoktur.
***
Facebook ve Twitter hesaplarımızda
yaptıkları birbirinden değerli paylaşımlarla bize destek olan Hıdır,
Bünyamin, Serdar, Serhat, Murad, Reyhan, Zeki, Dursun ve Abdurrahman
kardeşlerimi burada takdirle anmayı vicdani bir borç bilirim.
Facebook hesabımız; https://www.facebook.com/TarihVeDinArastirmalariKurumuTwitter hesabımız; https://twitter.com/Tarih_ve_Din
***
Kadir Çandarlıoğlu
Belgelerle Gerçek Tarih | Gerçek Tarih’in Müstesna Adresi
.
Yavuz Bahadıroğlu – Neler yıktık?
Yavuz Bahadıroğlu – Neler yıktık?
*
Şöyle bir düşünün bakalım, kaç âbide, kaç “âbide insan” hatırlayacaksınız?
Saymakla bitiremeyeceğinizden eminim. Ne çare ki reddettik! Yokmuş gibi yaptık! Türkiye’yi bin yıllık geçmişinden koparıp, doksan seneye hapsettik. Tabiatıyla tökezledik! Özgüvenimizi yitirdik. O kadar ki, “Biz adam olmayız” sözünü dillerimize pelesenk edip kendi kendimizi sürekli aşağıladık.
Kısacası “redd-i miras”(geçmişi reddetmek) bu milletin özgüvenine mal oldu!
Bu öyle bir “redd-i miras”tır ki, alfabeden başlar, kılık kıyafette çıkar…
Ama orada da bitmez: Şehir, hatta köy isimlerini değiştirmeye kadar gider.
Mevsim isimleri, ay isimleri, gün isimleri, saat, takvim, vesaire…
Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlardan aldığımız meşhur “Goben” zırhlısının “Yavuz Sultan Selim” olarak değiştirilen ismini, “Cumhuriyet Türkiyesi” bir kez daha değiştirir ve “Sultan Selim”i çıkarıp “Yavuz”u bırakır.
Amaç, hiçbir padişahın hatırlanmaması…
Söyler misiniz bunlar hangi derdimize deva oldu? Meclis kürsüsünden II. Abdülhamid’e ve Sultan Vahideddin’e yapılan hakaretler hangi problemlerimizi çözdü?
Burada izninizle Fransız yazar Claude Ferrere’den konuyla ilgili hayret uyandıran kısa bir değerlendirme aktaracağım:
“Size tuhaf bir şey söyleyeceğim: Günümüzün cumhuriyetçi Türkleri, kendilerini Bayezid’in torunları değil de Timur’un torunları sayıyorlar. Cumhuriyet donanmasında bir zırhlı var: Almanların eski ‘Goben’ Zırhlısı… Bu geminin adını değiştirmek ve millî bir isim vermek gerekti. Çok haklı olarak ‘Yavuz Selim’ adı teklif edildi. Ama Çankaya Hükûmeti buna razı olmadı. Kısaca ‘Yavuz’ denmesini uygun buldu. Osman’ın (Osman Gazinin) kanı, Ankara’daki adamlar için tarihten silinmesi gereken, nefret edilecek bir şey hâline geldi. Tahripkâr ve zalim Cengiz’le Timur; sayısız saraylar yaptıran, mabetler inşa ettiren, yollar açan, bunca eyaleti Türk topraklarına katan hükümdarlara (padişahlara) tercih edilmektedir… Cumhuriyet Türkleri, cetlerinin mirasını hor görmeye başladılar.” (Claude Ferrere, Türklerin Manevî Gücü, s. 1987 v.d.)
Yabancıları bile dehşete düşüren bu “redd-i miras”, sadece kişilere münhasır kalsaydı, belki tahribat bu seviyede olmayacaktı. Hazin ki, aşiretten beylik, beylikten devlet çıkaran ve devleti en az 500 sene cihanın üçte birine hâkim kılan temeller de tahrip edildi.
Âkif’in hicranla dile getirdiği gibi, “inkılâp ümmetinin şanı, yakıp yıkmaktı.” “Eski” adına ne varsa yerle bir edilmeliydi ki, enkazın üzerinde yeni bir devlet kurulabilsin!
Yeni devletin telâkkileri gibi insanları da “modern” olacaktı. Avrupa örnek alınacaktı…
Onun gibi giyinecek, onun yazısıyla yazacak, kendi kültür kaynaklarımıza sırt çevirip tarihimizi inkâr ederek onun kaynaklarına yönelecektik. Papa’nın teklifini kabulle Hıristiyan olmadığı için Fatih’i kınayacak, Yavuz’u “kanlı katil” ilân edecek, Sultan II. Abdülhamid’e “Kızıl Sultan”, Sultan Vahideddin’e “vatan haini” diyecek, bütün tarihi “hanedan tarihi” ilân edip kendimize Etilerden, Sümerlerden, Moğollardan ecdat arayışına çıkacaktık.
Vesikalar, vakıalar önemsizdi. Nazarlarında tarih, bir ilim değil, bir sanattı. Objektif olunmasının önemi yoktu. “Sadece millî olmalı”ydı.
Bunun için de “dinî” unsurlardan ayıklanması gerekiyordu. Yani geçmiş reddediliyor, yok ediliyor, “yok”un üzerine geleceği inşa etmek gibi imkânsız bir hayalin peşinde koşuluyordu.
Bu uğurda neler yapıldığına yarın bakalım…
Yavuz Bahadıroğlu / Yeni Akit
**********
Kadir Çandarlıoğlu
**********
*
*
*
Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız
Rahatça söyleyebilirim ki, tarihinde övünebileceği çok şey olmasına
rağmen, övünmek şöyle dursun, hatta dövünen başka bir millet yoktur!Şöyle bir düşünün bakalım, kaç âbide, kaç “âbide insan” hatırlayacaksınız?
Saymakla bitiremeyeceğinizden eminim. Ne çare ki reddettik! Yokmuş gibi yaptık! Türkiye’yi bin yıllık geçmişinden koparıp, doksan seneye hapsettik. Tabiatıyla tökezledik! Özgüvenimizi yitirdik. O kadar ki, “Biz adam olmayız” sözünü dillerimize pelesenk edip kendi kendimizi sürekli aşağıladık.
Kısacası “redd-i miras”(geçmişi reddetmek) bu milletin özgüvenine mal oldu!
Bu öyle bir “redd-i miras”tır ki, alfabeden başlar, kılık kıyafette çıkar…
Ama orada da bitmez: Şehir, hatta köy isimlerini değiştirmeye kadar gider.
Mevsim isimleri, ay isimleri, gün isimleri, saat, takvim, vesaire…
Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlardan aldığımız meşhur “Goben” zırhlısının “Yavuz Sultan Selim” olarak değiştirilen ismini, “Cumhuriyet Türkiyesi” bir kez daha değiştirir ve “Sultan Selim”i çıkarıp “Yavuz”u bırakır.
Amaç, hiçbir padişahın hatırlanmaması…
Söyler misiniz bunlar hangi derdimize deva oldu? Meclis kürsüsünden II. Abdülhamid’e ve Sultan Vahideddin’e yapılan hakaretler hangi problemlerimizi çözdü?
Burada izninizle Fransız yazar Claude Ferrere’den konuyla ilgili hayret uyandıran kısa bir değerlendirme aktaracağım:
“Size tuhaf bir şey söyleyeceğim: Günümüzün cumhuriyetçi Türkleri, kendilerini Bayezid’in torunları değil de Timur’un torunları sayıyorlar. Cumhuriyet donanmasında bir zırhlı var: Almanların eski ‘Goben’ Zırhlısı… Bu geminin adını değiştirmek ve millî bir isim vermek gerekti. Çok haklı olarak ‘Yavuz Selim’ adı teklif edildi. Ama Çankaya Hükûmeti buna razı olmadı. Kısaca ‘Yavuz’ denmesini uygun buldu. Osman’ın (Osman Gazinin) kanı, Ankara’daki adamlar için tarihten silinmesi gereken, nefret edilecek bir şey hâline geldi. Tahripkâr ve zalim Cengiz’le Timur; sayısız saraylar yaptıran, mabetler inşa ettiren, yollar açan, bunca eyaleti Türk topraklarına katan hükümdarlara (padişahlara) tercih edilmektedir… Cumhuriyet Türkleri, cetlerinin mirasını hor görmeye başladılar.” (Claude Ferrere, Türklerin Manevî Gücü, s. 1987 v.d.)
Yabancıları bile dehşete düşüren bu “redd-i miras”, sadece kişilere münhasır kalsaydı, belki tahribat bu seviyede olmayacaktı. Hazin ki, aşiretten beylik, beylikten devlet çıkaran ve devleti en az 500 sene cihanın üçte birine hâkim kılan temeller de tahrip edildi.
Âkif’in hicranla dile getirdiği gibi, “inkılâp ümmetinin şanı, yakıp yıkmaktı.” “Eski” adına ne varsa yerle bir edilmeliydi ki, enkazın üzerinde yeni bir devlet kurulabilsin!
Yeni devletin telâkkileri gibi insanları da “modern” olacaktı. Avrupa örnek alınacaktı…
Onun gibi giyinecek, onun yazısıyla yazacak, kendi kültür kaynaklarımıza sırt çevirip tarihimizi inkâr ederek onun kaynaklarına yönelecektik. Papa’nın teklifini kabulle Hıristiyan olmadığı için Fatih’i kınayacak, Yavuz’u “kanlı katil” ilân edecek, Sultan II. Abdülhamid’e “Kızıl Sultan”, Sultan Vahideddin’e “vatan haini” diyecek, bütün tarihi “hanedan tarihi” ilân edip kendimize Etilerden, Sümerlerden, Moğollardan ecdat arayışına çıkacaktık.
Vesikalar, vakıalar önemsizdi. Nazarlarında tarih, bir ilim değil, bir sanattı. Objektif olunmasının önemi yoktu. “Sadece millî olmalı”ydı.
Bunun için de “dinî” unsurlardan ayıklanması gerekiyordu. Yani geçmiş reddediliyor, yok ediliyor, “yok”un üzerine geleceği inşa etmek gibi imkânsız bir hayalin peşinde koşuluyordu.
Bu uğurda neler yapıldığına yarın bakalım…
Yavuz Bahadıroğlu / Yeni Akit
**********
Kadir Çandarlıoğlu
**********
*
*
Belgelerle Gerçek Tarih on Twitter
Yavuz düzeni – Mustafa Özcan
Yavuz düzeni – Mustafa Özcan

Osmanlı Barışı veya düzeni bir yönüyle İslam dünyasına bakar. İslam aleminin iç düzenini kuran ve İttihad-ı İslam politikasını vazeden cennet mekan Yavuz Sultan Selim Han olmuştur. Yavuz, İslam dünyası merkezli bir politika izlemiştir. O dönemde İslam alemi üç tehditle yüzleşmektedir. Portekiz ve İspanyolların temsil ettiği dış tehdit. Reconquista ile birlikte yeniden ayağa kalkan İspanyollar derhal dışarıya yönelmişler ve Portekiz ile aralarında İslam alemine karşı Sykes-Picot türü ve onun selefi olan bölüşüm ve nüfuz anlaşmalarından birini yapmışlardır. Bunu bozan Yavuz’dur. Memlüklüler bu tehlikeyi savuşturacak çapta ve şuurda değillerdir. İspanyol ve Portekizlilerin sarkma politikalarının hedefinde Kuzey Afrika ve Hicaz vardır. Memlüklüler / Kölemenler ise devlet ve düzen olarak yaşlanma belirtileri göstermekte ve yeni tehlikelere karşı hazırlıksız bulunmakta idiler. Dış tehditler ve İspanyol ve Portekizliler karşısında kolay bir lokma olarak görülüyorlardı. Osmanlı’nın Araplara ve Arapların Osmanlı’ya ihtiyacı vardı. Ayrıca Yavuz, İslam dünyasına sırtını dayamadan mevcut nüfus yapısıyla veya altyapıyla Batı’ya gidemeyeceğini görmüştü. Stratejik ve nüfus derinliği kazanmadan daha fazla yayılmanın bir anlamı yoktu. Fetihler geri tepebilirdi. Yere sağlam basmak istiyordu.
*
Üçüncü gaile ve İslam aleminin birliğini tehdit eden ve kemiren yeni iç gelişme Safevilerin tarih sahnesine çıkmasıdır. Bu tehlike alttan alta Osmanlı’nın ve İslam aleminin altını oymaktadır. Dikotomik propaganda ile Osmanlı’yı çözmek ve yerine geçmek istiyordu. Osmanlı tam bir heteredoksi kıskacına alınmıştır. Babası Sufi Beyazıt döneminde Yavuz, Osmanlı’nın altını oyma çabalarını görmüş lakin babasını kendi politikalarına ikna edememiştir. Şah İsmail sağa sola tehdit savurmakta ve alttan alta da adam devşirmektedir.
Yapısı gereği Sufi Beyazıt bu meydan okumalara karşı kararlı bir karşılık verememiş bu da karşı tarafın cüretini artırmıştır. Yönetimi babasından devraldıktan sonra çok kısa bir zaman zarfı içinde İslam dünyasının iç düzenini kurmuş ve bütün tehlikeleri bertaraf etmiştir. Arap-Türk birliğini temin etmiştir. Salahaddin’in Fatimileri ortadan kaldırması gibi Yavuz da ‘huşubun müsennede/ dayalı kütükler’ haline gelmiş Kölemenleri yıkarak iç yapıyı yenilemiştir. Buna mukabil, Safevilerin ağusunu da almıştır. İttihad-ı İslami iki şey üzerine bina etmiştir. Dağınıklığı bertaraf ile birliği sağlamak ve iç tehlikeyi savuşturmak. Memlüklüleri bertaraf ederek birliği sağladığı gibi aynı zamanda Safevilerin ağusunu alarak da iç gaileyi ve ikilemi uzaklaştırmıştır.
*
Yavuz’dan 400 yıl sonra düzeni (1516-1916) yıkılmıştır. Arap ve Türk milliyetçiler (İttihatçı zümre) din bağı yerine ırk bağını esas alarak onun düzenini ve mirasını yıkmışlardır. Yavuz düzeni Zülkarneyn Seddi gibi iç ve dış saiklerle yavaş yavaş yıkılmıştır. Yavuz düzeni birinci darbesini Arap-Türk birliğinin yıkılmasıyla almıştır. İkinci darbesini ise Safevilik noktasında tarihin geri dönmesi ve yeniden ete kemiğe bürünmesiyle almıştır. 1979 İran devrimi Yavuz düzenine vurulan ikinci darbedir. Birincisini İttihatçılarla birlikte İngilizler vurmuştur. İkincisinin adresi de malumdur. 1979 darbesi, Miloseviç’in 1389 Kosova savaşından 600 yıl sonra yine Kosova’da rövanşını alma gayretine benzer. 1989’da Miloseviç 600 yıl önceki tarihin rövanşını almak istemiştir. Mehmet Doğan bey’in yerinde ifadesiyle müyesser olursa Balkan Reconquista’sının kapısını aralamıştır.
Osmanlı ise kademe kademe yıkılmış ve kademe kademe toparlanacaktır.
Türkiye’yi yeni Osmanlıcılıkla suçlayanlar karşı tarafın Safeviliğini ve yeni Lazar’ları görmüyorlar. 1916 yılının yüzüncü yılında Türkiye, Suriye üzerinden yeni bir hamle gücü kazanmaktadır. Bu Salahaddin ve Yavuz düzeninin yeniden dirilmesi ve belirmesidir. Halep, Kudüs’ün fetih güzergahında yer almaktadır. Şimdi Yavuz ve Salahaddin çizgisinin ihyasının önünde üç engel bulunmaktadır. İslam aleminin dağınıklığı; ki inşallah Arap Baharı ile toparlanır. Diğer iki engel ise İran ve İsrail’dir. Suriye anahtarı bu iki engeli de bertaraf edecek süreci açmaktadır. İran’ın Türkiye takıntısı buradan kaynaklanmaktadır. İnal Batu’nun ifadesiyle, Suriye politikasının iflası İran’ı saldırganlaştırmıştır. Yapılacak iş İsrail’in bertaraf edilmesi ile İran’ın ağusunun yeniden alınmasıdır. Bu gelişmeler inşallah İslam aleminin iç düzenini yeniden sağlayacaktır.
**********
Mustafa Özcan, Yeni Akit, 19 Aralık 2012.
**********
Kadir Çandarlıoğlu
**********
“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:
http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez
*
Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:
http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com
*
*
Mustafa Özcan
***
Pax Ottomana veya Osmanlı Barışı ve düzeni tarihin gerçeklerinden
birisidir. Bu düzenin yerle bir olması ve bozulmasıyla birlikte herc ü
merç olduk.Osmanlı Barışı veya düzeni bir yönüyle İslam dünyasına bakar. İslam aleminin iç düzenini kuran ve İttihad-ı İslam politikasını vazeden cennet mekan Yavuz Sultan Selim Han olmuştur. Yavuz, İslam dünyası merkezli bir politika izlemiştir. O dönemde İslam alemi üç tehditle yüzleşmektedir. Portekiz ve İspanyolların temsil ettiği dış tehdit. Reconquista ile birlikte yeniden ayağa kalkan İspanyollar derhal dışarıya yönelmişler ve Portekiz ile aralarında İslam alemine karşı Sykes-Picot türü ve onun selefi olan bölüşüm ve nüfuz anlaşmalarından birini yapmışlardır. Bunu bozan Yavuz’dur. Memlüklüler bu tehlikeyi savuşturacak çapta ve şuurda değillerdir. İspanyol ve Portekizlilerin sarkma politikalarının hedefinde Kuzey Afrika ve Hicaz vardır. Memlüklüler / Kölemenler ise devlet ve düzen olarak yaşlanma belirtileri göstermekte ve yeni tehlikelere karşı hazırlıksız bulunmakta idiler. Dış tehditler ve İspanyol ve Portekizliler karşısında kolay bir lokma olarak görülüyorlardı. Osmanlı’nın Araplara ve Arapların Osmanlı’ya ihtiyacı vardı. Ayrıca Yavuz, İslam dünyasına sırtını dayamadan mevcut nüfus yapısıyla veya altyapıyla Batı’ya gidemeyeceğini görmüştü. Stratejik ve nüfus derinliği kazanmadan daha fazla yayılmanın bir anlamı yoktu. Fetihler geri tepebilirdi. Yere sağlam basmak istiyordu.
*
Üçüncü gaile ve İslam aleminin birliğini tehdit eden ve kemiren yeni iç gelişme Safevilerin tarih sahnesine çıkmasıdır. Bu tehlike alttan alta Osmanlı’nın ve İslam aleminin altını oymaktadır. Dikotomik propaganda ile Osmanlı’yı çözmek ve yerine geçmek istiyordu. Osmanlı tam bir heteredoksi kıskacına alınmıştır. Babası Sufi Beyazıt döneminde Yavuz, Osmanlı’nın altını oyma çabalarını görmüş lakin babasını kendi politikalarına ikna edememiştir. Şah İsmail sağa sola tehdit savurmakta ve alttan alta da adam devşirmektedir.
Yapısı gereği Sufi Beyazıt bu meydan okumalara karşı kararlı bir karşılık verememiş bu da karşı tarafın cüretini artırmıştır. Yönetimi babasından devraldıktan sonra çok kısa bir zaman zarfı içinde İslam dünyasının iç düzenini kurmuş ve bütün tehlikeleri bertaraf etmiştir. Arap-Türk birliğini temin etmiştir. Salahaddin’in Fatimileri ortadan kaldırması gibi Yavuz da ‘huşubun müsennede/ dayalı kütükler’ haline gelmiş Kölemenleri yıkarak iç yapıyı yenilemiştir. Buna mukabil, Safevilerin ağusunu da almıştır. İttihad-ı İslami iki şey üzerine bina etmiştir. Dağınıklığı bertaraf ile birliği sağlamak ve iç tehlikeyi savuşturmak. Memlüklüleri bertaraf ederek birliği sağladığı gibi aynı zamanda Safevilerin ağusunu alarak da iç gaileyi ve ikilemi uzaklaştırmıştır.
*
Yavuz’dan 400 yıl sonra düzeni (1516-1916) yıkılmıştır. Arap ve Türk milliyetçiler (İttihatçı zümre) din bağı yerine ırk bağını esas alarak onun düzenini ve mirasını yıkmışlardır. Yavuz düzeni Zülkarneyn Seddi gibi iç ve dış saiklerle yavaş yavaş yıkılmıştır. Yavuz düzeni birinci darbesini Arap-Türk birliğinin yıkılmasıyla almıştır. İkinci darbesini ise Safevilik noktasında tarihin geri dönmesi ve yeniden ete kemiğe bürünmesiyle almıştır. 1979 İran devrimi Yavuz düzenine vurulan ikinci darbedir. Birincisini İttihatçılarla birlikte İngilizler vurmuştur. İkincisinin adresi de malumdur. 1979 darbesi, Miloseviç’in 1389 Kosova savaşından 600 yıl sonra yine Kosova’da rövanşını alma gayretine benzer. 1989’da Miloseviç 600 yıl önceki tarihin rövanşını almak istemiştir. Mehmet Doğan bey’in yerinde ifadesiyle müyesser olursa Balkan Reconquista’sının kapısını aralamıştır.
Osmanlı ise kademe kademe yıkılmış ve kademe kademe toparlanacaktır.
Türkiye’yi yeni Osmanlıcılıkla suçlayanlar karşı tarafın Safeviliğini ve yeni Lazar’ları görmüyorlar. 1916 yılının yüzüncü yılında Türkiye, Suriye üzerinden yeni bir hamle gücü kazanmaktadır. Bu Salahaddin ve Yavuz düzeninin yeniden dirilmesi ve belirmesidir. Halep, Kudüs’ün fetih güzergahında yer almaktadır. Şimdi Yavuz ve Salahaddin çizgisinin ihyasının önünde üç engel bulunmaktadır. İslam aleminin dağınıklığı; ki inşallah Arap Baharı ile toparlanır. Diğer iki engel ise İran ve İsrail’dir. Suriye anahtarı bu iki engeli de bertaraf edecek süreci açmaktadır. İran’ın Türkiye takıntısı buradan kaynaklanmaktadır. İnal Batu’nun ifadesiyle, Suriye politikasının iflası İran’ı saldırganlaştırmıştır. Yapılacak iş İsrail’in bertaraf edilmesi ile İran’ın ağusunun yeniden alınmasıdır. Bu gelişmeler inşallah İslam aleminin iç düzenini yeniden sağlayacaktır.
**********
Mustafa Özcan, Yeni Akit, 19 Aralık 2012.
**********
Kadir Çandarlıoğlu
**********
“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:
http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez
*
Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:
http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com
*
*
Şeriat hükümleri ve hikmetleri – Islam’da Köle ve Cariye
Şeriat hükümleri ve hikmetleri – Islam’da Köle ve Cariye
***
Konumuz 3 bölümden oluşuyor. 1 ve 2. bölüm Dr. Ebubekir Sifil hocanın
“İSLÂM VE KÖLELİK” isimli çalışması, 3. bölüm ise Mehmed Paksu’nun
“CARIYE VE STATÜSÜ” isimli yazısı.Islam’daki kölelik, Amerikalıların kölelik anlayışından farklıdır. Eğer bir savaşta esir olanlar varsa, onları köle olarak kullanmak caizdir ve bunun hikmetleri vardır. Eğer esir düşmüş birisi zindana atılırsa, kendisini zindana atana karşı duyguları doğal olarak hoş olmaz ve hala esir düştüğü kişilere düşmanlık besler. Oysa esir düşmüş birisini köle olarak yanında bulundurmak, aynı sofrada yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek, bir köle için zindana atılmaktan her bakımdan daha evladır.
Hele bir de köle edinen şahıs Islam ahlakına sahip ise, kölenin müslüman olma ihtimali bir hayli yüksek olur. Müslüman olduğu takdirde, köleyi evlendirmek ve özgürlüğüne kavuşturmak çok güzel bir davranış olacaktır. Köle ile efendisi arasındaki ilişkiyi, öğretmen ve öğrenci ilişkisine benzetebiliriz. Nitekim birçok köleden Islam Alimi yetişmiştir, örneğin Asım bin Ali, Abbas bin Ferec er-Riyashi, Abbas bin Muhammed Bağdadi gibi alimler evvelce köle idiler.
Bu kısa girişten sonra sözü Ebubekir Sifil ve Mehmed Paksu hocalara bırakıyorum… Bu gerçekten çok değerli yazıdan istifade etmeniz dileğiyle…
*
1. Bölüm – İSLÂM VE KÖLELİK-1
*
Dr. Ebubekir Sifil Hoca
SEMERKAND – Ağustos 2006
Müslüman olmayanlar tarafından İslâm’a eleştiri yöneltenler olabilir. Kimilerinin eleştirisi cehaletten kaynaklanır. Kimilerininki ise gayz halidir. Hazmedemeyişten, hınçtan kaynaklanır.
Fakat daha ilginç olanı ise müslümanım diyen bazılarının onlara destek vermeleridir. Bu ise, izahında zorlandığımız, bir müslümana asla yakıştıramadığımız bir tavırdır. Bu tavra konu olan hususlardan biri de kölelik meselesidir.
Batı kaynaklı “insan hakları” kavramının evrensel ölçekte hukukun temeline yerleştirildiği günümüzde İslâm’a yöneltilen belli başlı eleştirilerden birini de kölelik meselesi oluşturuyor. Gerçi işbu “insan hakları” kavramına bizatihi Batılılar’ın ne kadar riayet ettiği, özellikle 11 Eylül sonrasında hayli tartışılır hale gelmiş bulunuyor; bu bir vakıa. Ancak başlangıçta Batılılar tarafından dillendirilen, akabinde Batıcılar (Modernist Müslümanlar) tarafından sürdürülen iddiaların, gerçeği ne ölçüde yansıttığını da bilmek durumundayız.
Esas meseleye geçmeden önce “usül” hakkında temel bir tesbit yapmamız gerekiyor. Batılılar tarafından (çok eşlilik, kadının konumu, faiz yasağı, bazı cezaî müeyyideler… vb. konularda) İslâm’a yöneltilen eleştiriler hakkında bazı müslümanların şu iki tavırdan birini takındığı görülüyor:
1. Özür dilemeci (tarihselci) tavır.
2. Görmezden gelici tavır.
Bu tavırlardan ilkini benimseyenlere hakim olan psikolojiyi şöyle ifade edebiliriz:
“Bu tenkitler son derece yerindedir. Dile getirilen hususlar geçmişte işlenmiştir. Ancak bizim İslâm anlayışımız atalarımızınki gibi değil. Geçmişte İslâm yanlış anlaşılmış ve yanlış yaşanmıştır. Belki geçmişin şartları öyle gerektirdiği için bazı hususlarda bugün kabul edilemeyecek bir tutum sergilenmiştir ve o şartlarda bu normal olabilir. Ancak katılmadığımız yorumlara dayalı bu uygulama ve anlayışlar günümüzde asla benimsenemez, onaylanamaz ve savunulamaz. Biz, atalarımızın geçmişte işlediği bu hatalardan uzağız ve onlar adına dünyadan (Batılılar’dan) özür dileriz.”
İkinci grupta yer alanlar ise zikredilen hususlara, gündeme getirilmesi doğru olmayan birer “ar vesilesi” olarak bakıyor. Bunlara göre:
“Evet, geçmişte bu gibi hükümler benimsenmiş ve icra edilmiştir; İslâm’ın emri ve hükmü de budur. Ancak bunları bugün savunabilecek durumda değiliz. Zira dünya değişti, insanların anlayışı farklılaştı. En iyisi bu türlü meseleleri hiç gündeme getirmemek.”
Kanaatimiz odur ki, her iki anlayış da Yüce Rabbimiz’in “Alîm” ve “Hakîm” ism-i şerifleri konusundaki idrak ve yakîn eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Allah Tealâ’nın, olmuş, olan ve olacak her şeyi bütün ayrıntılarıyla bilmesi ve her işinde yüce şanına yaraşır binbir hikmet bulunması, bu iki ism-i şerifin ihata alanı hakkında söylenebilecek en özet sözlerdir.
Madem ki “Alîm” ve “Hakîm” isimlerinin sahibi Allah Tealâ bu hükümlerin, gönderdiği son dinin çerçevesi içinde kıyamete kadar baki kalmasını murad etmiştir; öyleyse bu hükümlerin hikmetleri üzerinde, çağın hakim değer yargılarının ve menfi propagandaların etkisinden sıyrılarak düşünmenin yollarını bulmak zorundayız.
“İslâm ve Kölelik” başlığı altında yapılan menfi propagandaların kıymet-i harbiyesi konusunda da tavrımız bu olmalıdır.
İddia şudur:
“Müslümanlar savaşta erkek, kadın ve çocukları köle olarak alır. Onlar üzerinde bir ‘mal’ gibi dilediği biçimde tasarrufta bulunur; alır, satar. Kadınların cinselliklerinden dilediği gibi istifade eder. Bugün ellerine fırsat geçse Ortaçağ’ın bu ‘insanlık dışı’ uygulamasını tekrar gündeme sokarlar. Müslümanlar için ‘köle avlamak’ hem bir hak, hem de bir vazifedir…”
Bir kısım Batılılar meseleyi böyle ortaya koyarken Batı’yı kıble edinen sözümona bir kısım müslüman aydınlar da, kölelik uygulaması hakkında yukarıda belirttiğimiz şekillerde davranmayı tercih eder.
Köleliğin tarihi
Kur’an, Hz. Yusuf a.s.’ın, kardeşleri tarafından kıskançlık sebebiyle kuyuya atıldıktan sonra, oradan geçen kervancılar tarafından kuyudan çıkarıldığını ve Mısır’a götürülerek satıldığını haber vermektedir. (Yusuf, 20-21) Hz. Yusuf a.s.’ın milattan binlerce yıl önce yaşadığı düşünüldüğünde kölelik uygulamasının tarihinin ne kadar eski olduğu daha rahat anlaşılacaktır.
Kölelik sadece Ortadoğu denen coğrafyada değil, dünyanın hemen her tarafında binlerce yıl yaşatılmış bir uygulamadır. Antik Yunan ve Roma kaynaklarını inceleyenler, kölelikle ilgili birçok belgeye rastlayacaklardır. (Doç. Dr. Hasan Malay, Çağlar Boyu Kölelik, 14, vd.)
Aynı şekilde kadim Hint ve Çin uygarlıklarında, Sümerler’de, Akatlar’da, Babil ve Asur medeniyetlerinde de kölelikle ilgili kurum ve uygulamalar mevcuttur. (Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Osmanlı’da Harem, 77, vd.)
Öyleyse şu husus kesin bir şekilde belirtilmelidir ki, kölelik İslâm’ın ortaya çıkardığı ve vücut verdiği bir kurum değildir. Kur’an’ın inzal buyurulduğu dönemde kölelik yaygın bir şekilde fiilen mevcuttu. Aşağıda da belirteceğimiz gibi, İslâm kölelikle ilgili son derece önemli çerçeveler getirmiş, köleliğin kaynaklarını sınırlandırmış ve kölelik hukukunu hiçbir tarih ve coğrafyada görülmemiş bir mükemmellikte düzenlemiştir.
Köleleştirme yolları
Gerek İslâm öncesinde, gerekse İslâm geldikten sonra İslâm coğrafyası dışındaki yerlerde insanların köleleştirilmesinin birkaç yolu vardı:
1. Savaşlar: Biraz sonra değineceğimiz gibi İslâm nazarında köleliğin tek meşru kaynağı savaştır. Buna mukabil köle edinmek, İslâm öncesinde ve hatta İslâm geldiği zamanlarda doğulu ve batılı pek çok toplumda savaşın belli başlı amaçlarından birisini oluşturuyordu.
Romalı ünlü hatip ve devlet adamı Çiçero, bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Britanya seferinin sonuçları sabırsızlıkla bekleniyor… Ama şimdi anlaşılıyor ki, adada gümüş madeni olduğuna ilişkin herhangi bir belirti yok. Bu durumda tek umudumuz bolca köle toplamak…” (Doç. Dr. Hasan Malay, Çağlar Boyu Kölelik, 19)
2. Korsanlık/Haydutluk: Köle ticaretinin bizzat devletler tarafından son derece kârlı bir iş olarak yapılmasından cesaret alan korsan ve haydutlar, tarih boyunca diş geçirebildikleri yerlere saldırmış, malları talan etmiş, insanları da köleleştirerek pazarlarda “köle tüccarı” edasıyla satmışlardır. Hatta başkalarına ait köleleri çalıp sattıkları da sık rastlanan olaylardandır. Tırnak içine aldığımız “köle tüccarı” ifadesi bile, köle alım-satımının müstakil bir ticari sektör oluşturduğunu anlatmak için tek başına yeterlidir.
3. Mahkeme kararları: Özellikle Roma İmparatorluğu döneminde hırsızlık, soygunculuk, kutsal değerlere saygısızlık, kundakçılık, sahtekârlık… gibi suçlar mahkeme tarafından köleleştirilme ile cezalandırılabiliyordu. Ancak bu cezaya çarptırılanların diğer kölelerden bir farkı vardı: Onların çocukları özgürlüklerini koruyordu.
4. Terk edilen ya da köle olarak satılan çocuklar: Roma kanunları, herhangi bir sebeple istenmeyen çocukların satılmasına veya terk edilmesine izin veriyordu. Bu çocuklara “expositi” deniyordu. Bu çocukları satın alanlar, onları büyüttükten sonra istedikleri gibi köle olarak kullanıyordu. Her ne kadar prensip olarak bu çocukların, özgür ana-babadan doğduklarını ispatlamaları halinde özgürlüklerine kavuşma hakları var idiyse de, bunun her zaman ve herkes için kolay bir iş olmayacağı açıktır.
5. Borç: Eski Yunan’da borcunu ödeyemeyen kimselerin, alacaklıları tarafından köleleştirilmesi söz konusuydu. Aristoteles bu konuda şöyle demiştir: “… Bu olaylardan (Kylon suikastinden) sonra, asillerle yoksul kitleler arasında uzun bir çatışma dönemi yaşandı. Bunun nedeni, devletin (birkaç kişinin elinde olması anlamına gelen) oligarşik bir yapıya sahip oluşuydu. Bu sistemde fakirler, eşleri ve çocuklarıyla birlikte zenginlerin kölesiydiler. (…) Altıdabir, fakir çiftçilerin toprak sahiplerine ödediği kirayı simgelemekteydi. Tüm ülke ancak birkaç kişiye aitti. Eğer kirayı ödeyemezlerse çocuklarıyla birlikte başkalarına satılıyorlardı…” (Doç. Dr. Hasan Malay, Çağlar Boyu Kölelik, 37)
6. Feodal sistem: Özellikle Avrupa’da yüzyıllar boyunca uygulanmış olan feodalite, insanların “yarı köle” statüsünde tutulduğu, “gönüllü kölelik” olarak isimlendirilebilecek bir sistemin adıdır. Bu sistemde güçsüzler, gerek devletin, gerekse başka güç sahiplerinin (büyükten küçüğe doğru sırasıyla senyör, baron, dük, kont, şövalye…) baskısından korunup güven içinde yaşamak için birisine bağlanmak, daha doğrusu “bağımlı” olarak yaşamak zorundaydı. Her zaman için ve her seviyede daha az güçlü olanın daha çok güçlü olana bağımlı bulunmak zorunda kaldığı bu sistemde, çiftçilerden senyörlere kadar her kesim bir üsttekine bağımlı idi. Bu yapının en tepesinde ise krallar vardı. (Marc Bloch, Feodal Toplum, 185, vd.)
İslâm köleliği niçin kaldırmadı?
Yukarıdan beri resmetmeye çalıştığımız manzaranın toplumsal, ekonomik ve kültürel hayata hakim olduğu bir dönemde İslâm’ın köleliği tamamen yasaklayıcı bir hüküm getirmediğini görüyoruz. Bu noktada İslâm’ın toptan kaldırdığı -mesela “faiz” gibi- cahilî uygulamalar cümlesinden olarak niçin köleliğe de son vermediği sorusunun cevabı üzerinde biraz düşünelim.
Her şeyden önce mevcut uygulama, İslâm’ın, kaynaklarını teke indirdiği kölelik kurumunu kökten kaldırmasına engel teşkil etmiştir. Şöyle ki:
Savaş sonucu esir alınan düşman hakkında şu uygulamalardan birisi veya birkaçı hayata geçirilebilir:
1. Öldürmek.
2. Karşılıksız serbest bırakmak.
3. Belli bir karşılık alarak serbest bırakmak.
4. Hapse atmak.
5. Köleleştirmek.
Bu uygulamalardan her birinin, zamana, yere ve duruma göre avantajları ve dezavantajları bulunduğunu söyleyebiliriz. Makul ve meşru bir sebep yokken bunların birisini dayatmak ve zorunlu görmek mümkün ve doğru değildir. Bununla birlikte, tek başına alındığında bu uygulamaların dezavantajlarını şöyle belirleyebiliriz:
1 – Bu şıklardan ilki, yerine göre onbinlerce insanın öldürülmesi demek olacağından, bir anlamda “katliam” demektir. Ayrıca böyle yapıldığında, esirler arasında bulunabilecek ve mesleği, sanatı, kabiliyeti ve tecrübesiyle çeşitli alanlarda insanlığa faydalı olabilecek kimselerin üreteceği değerlerden insanlığın mahrum bırakılması söz konusu olacaktır.
2 – İkinci seçenek hayata geçirildiğinde düşmanın güçlenmesine katkıda bulunulmuş olacak, böylece görünüşte zaferle sonuçlanmış olsa da, yapılan savaş gerçek anlamda maksadına ulaşmış olmayacaktır. Zira hem İslâm devleti savaş sebebiyle uğradığı maddi-manevi zararları yine kendisi üstlenmek zorunda kalacak, hem de düşmana savaşarak tecrübe sahibi olmuş askerler hediye etmekle kendi geleceğini riske atmış olacaktır.
3 – Üçüncü seçeneğe gelince, belli bir vergiye bağlamak, karşılıklı esir mübadelesi (değişimi) gibi tercihe şayan durumlar olabileceği gibi, bunların söz konusu olmadığı durumlar da olabilir. Genellikle mağlup tarafın zaten elinde mübadele edecek esir olmaz veya fidye verip esirleri kurtaracak maddi gücü bulunmaz. Bu durumda bu çözüm şekli de tıkanmaktadır.
4 – Dördüncü seçenek, esirlerin ömür boyu devletin kesesinden bakılıp beslenmeleri anlamına gelir. Üstelik bunun karşılığında ne İslâm devleti, ne de esirler bakımından elde edilecek hiçbir fayda da söz konusu değildir.
Bu seçeneklerin birinin veya tamamının savaştan beklenen sonucu yeterince sağlayamaması veya şartların gerektirmesi durumunda köleleştirme uygulaması devreye girer. Ancak burada İslâm’ın köleliğe bakışı ve müslümanların köleleriyle ilişkilerini ayrı bir başlık altında ele almak gerekmektedir. Bunun için de önce gayrimüslimlerin köle anlayışını ve kölelere reva gördüğü muamelelere göz atmamız gerekir.
Bir sonraki yazımızda bu başlıklar altında konuya devam edip, Batılılar karşısında ezilip-büzülmenin, suçlu gibi davranmanın ne büyük bir cehalet olduğunu ele alacağız.
2. Bölüm – İSLÂM VE KÖLELİK-2
*
Dr. Ebubekir Sifil Hoca
SEMERKAND – Eylül 2006
Kur’an ve Sünnet’in şekillendirdiği islâmî hayat içinde, kölelerin yetenek ve gayretleri ile mütenasip olarak en yüksek toplumsal statüyü elde etmeleri için hiçbir engel mevcut olmamıştır. Özellikle İslâm’ın ilk asırlarında ilim ve zühd hayatında öne çıkan isimlerin birçoğunu köle asıllı insanların teşkil etmesinin tek açıklaması elbette budur.
“İslâm ve Kölelik” başlıklı, Ağustos sayısında ele aldığımız yazıda (NOT: Hocamız, bu başlıkta yer alan 1. bölümü kastediyor), kölelik konusunda İslâm’a yönelik eleştirilere özür dileyici bir tavırla karşılık veren müslümanların yapmakta olduğu hataya işaret edilmiş; köleliğin kısa bir tarihi verilerek İslâm’ın köleliği neden kaldırmadığı konusuna giriş yapılmıştı. Ancak konunun tam olarak anlaşılabilmesi için gayrimüslimlerin ve müslümanların köleliğe bakışı ve köleleriyle ilişkilerinin bir mukayesesine ihtiyaç duyulmuştu. Bu yazıda konu bu yönüyle ele alınarak tamamlanacaktır.
Fransa’da kölelik
Batılılar’ın Ortaçağ’ında Fransa’da yürürlükte olan “Loi Salique” kanunu, özgür vatandaşlarla köleler arasına ciddi engeller koymuştu. Bu iki sınıf arasında evlilik kesinlikle mümkün değildir. Hür birisi köle bir kadınla evlenmeye kalktığında kendisi de köle statüsüne geçiyordu.
Daha sonraki dönemlerde Fransa’da köleler hakkında “Karalar Kanunu” yürürlüğe kondu. Buna göre efendisine karşı en küçük bir kabahat işleyen, koşulduğu ağır işlerden bezip kaçmaya kalkan yahut cüz’î bir şey çalmak suretiyle hırsızlık yapan kölelere, kulaklarını kesmek ve vücutlarını dağlamaktan idama kadar giden cezalar verilebiliyordu.
İngiltere’de kölelik
Tıpkı Fransa gibi İngiltere’de de bir “Karalar Kanunu” vardı. Bizzat İngiltere kraliçesi Elizabeth köle ticareti yapıyordu. Bir seferinde 47 binden fazla köleyi Afrika’dan gemilerle getirtmişti. Kaçak kölelere verilen cezalar İngiltere’de de tıpkı Fransa’da olduğu gibiydi.
Bundan daha önemlisi, “Sanayi Devrimi”nin başka herhangi bir ülkede değil, ilk defa İngiltere’de gerçekleşmesinin temel saiklerinden birisini köle ticaretinin teşkil ettiği gerçeğidir. Söz gelimi İngiltere’nin Liverpool limanında 1730 yılında 15 kayıtlı “köle gemisi” varken, bu rakam 1792’de 132’ye çıkmıştı.
1807 yılında köle ticaretini görünüşte yasaklayan İngilizler, “ekonomi ancak kölelerin sırtında gelişir” anlayışıyla bu tarihten sonra da köle ticaretine devam ettiler. Üstelik yasaklananın “kölelik” değil, “köle ticareti” olduğuna dikkat edilmelidir.
Amerika’da kölelik
400 yıl içinde 50 milyon civarında Kızılderili katletmek suretiyle tarihin belki de en büyük soykırım suçunu işleyen Amerikalılar, işlerini gördürebilmek için kölelere ihtiyaç duydular ve Afrika’dan köle sevkiyatına başladılar. Özel olarak bu iş için tasarlanmış gemilerle milyonlarca insan köleleştirilerek Amerika’ya taşınmıştır. Sadece nakliye esnasında yolda hayatını kaybeden insan sayısının 20 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Amerika’ya salimen ulaşabilenlerin sayısı hakkında 10 ilâ 30 milyon arasında rakamlar telaffuz edilmektedir. Sylviane Diouf’un verdiği bilgiye göre bunlar arasında 3-4 milyon kadar müslüman vardır. (Amerika’da Köle Müslümanlar/Servants of Allah)
Özetle Amerika’da ve Avrupa’da insanların hiçbir hak-hukuk söz konusu olmaksızın en acımasız muamelelere tabi tutulduğu kölelik sistemi, para kazandırdığı ve kârlı bir ticaret alanı oluşturduğu sürece devam etti. Ne zaman ki üretimde makineleşmeye gidilmeye başlandı; köle bulundurmanın ve çalıştırmanın cazibesi kaybolmaya yüz tuttu. Köle de nihayet bir insandı; ihtiyaçları vardı, ailesi vardı, sağlık durumu bozulabiliyordu. En iyimser durumda yaşlanıyor ve üretemez hale gelince toplumun sırtına “yük” olarak kalıyordu. Oysa makineler öyle değildi. Makine kullanarak hem daha ucuz maliyetlerle, hem de daha kısa zamanda daha fazla üretim yapmak mümkündü.
Fernand Braudel açıkça söylüyor: “Lafı gevelemeden, Avrupalılar tarafından yapılan zenci köle ticaretinin, Amerika’nın artık bu kölelere acil ihtiyacının kalmadığı bir sırada sona erdiğini kabul edelim.”
İnsaflı gayrimüslimler
İslâm’da meşru savaş sonucunda düşmandan ele geçirilen esirlere nasıl muamele edileceği, devlet başkanının yetkisine bırakılmıştır. Köleleştirme, yukarıda saydığımız seçeneklerden birisidir. Ancak İslâm’ın köleliğe bakışı ile Batılı devletlerin köle anlayışı arasında isim benzerliği dışında neredeyse hiçbir ilişki yoktur.
Endonezya ve Cava’da 17 yıl devlet görevlisi olarak çalışmış, bir ara müslüman ismi alarak Mekke ve Medine’ye de giderek bir süre kalmış bulunan ünlü Hollandalı müsteşrik (İslâm bilimcisi) Snouck Hurgronje, Haremeyn izlenimlerini bilahare kayda geçirdiği eserinde şöyle diyor: “Avrupalılar, İslâm’da esaret (kölelik) hakkında Amerika ile şarktaki (doğudaki) şartları birbirine karıştırmaktan dolayı hatalı hükümler vermişlerdir. Bundan dolayı İngilizler’in esir (köle) ticaretini men için koydukları nizamlar hakkındaki sitayişler (övgüler) pek yerinde değildir. (…) Bugünkü şartlar içinde onlar için esir (köle) olmak bir saadettir. Denemek için kendilerine, benimle birlikte yurtlarına dönmelerini teklif ettiğim esirlerin (kölelerin) hemen hepsi, bu teklifimi, ancak kendilerini tekrar Mekke’ye getirmem şartı ile kabul ediyorlardı.” (İslâm Ansiklopedisi, MEB, 1/113.)
Bir başka müsteşrik de şunları söyler: “Arabistan’da esirlerin (kölelerin) vaziyeti daima tahammül edilemeyecek gibi değildir ve kendisi ekseriyetle mes’uttur. (…) Arabistan yaylalarında -ki oralarda yalnız hali vakti yerinde olanlar esir (köle) sahibidir- hayır sahipleri azatlı köle ve cariyeler evlendirir ve kendi mallarından onlara ya deve veya hurma ağacı gibi şeyler verirler. Bu Afrikalıların gönüllerinde esir (köle) edildiklerinden dolayı hiçbir kin yoktur. (…) Allah onlara felaketlerinde lütfetmiştir. Onlar, “Bu, Allah’ın lütfudur.” diyebilirler. (…) Esirlerin yeni vatanları onlara eskisinden daha güzel görünür. Orada onlar Allah’ın hür kullarıdır. Orası onlar için daha yüksek bir medeniyet diyarıdır. Bu cihetle, esarete düştüklerinden dolayı Allah’a şükrederler.” (İslâm Ansiklopedisi, MEB, 1/114)
Bunlar, dürüst gayrimüslimlerin İslâm diyarındaki kölelerin durumu hakkında pek çok benzerleri arasından seçtiğimiz örneklerdir ve gerçeği yansıtmaktadırlar. Gustave Le Bon’un Arapça’ya Temeddünü’l-Arab adıyla çevrilen eserinde konuyla ilgili pek çok ibretamiz belge ve bilgi mevcuttur.
Kur’an ve Sünnet’te Köleler
İslâm coğrafyasında köleliğin, Batılı insanın hayvanlarla aynı seviyede, hatta daha aşağı gördüğü “zincirli yaratık” ile hiçbir ilgisinin bulunmaması son derece normaldir. Zira her şeyden önce bizim insan anlayışımız buna uygun değildir.
Mesela Kur’an’da kölelere nasıl muamele edileceği konusunda şöyle buyurulur: “Allah’a kulluk edin, O’na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyilik edin.” (Nisa, 36)
Kur’an’ın vaz ettiği bu temel düstur, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in davranış, beyan ve talimatlarında somutlaşmış, müslümanın insan anlayışının pratik yansımasını oluşturmuştur. İlk eşi Hz. Hatice r.anha validemizin satın alarak Efendimiz s.a.v.’e hediye ettiği -aynı zamanda ilk müslümanlardan olan- Hz. Zeyd r.a, izini bulup kendisini “kurtarmak” için Mekke’ye gelen babasının eve dönme teklifini tereddütsüz reddetmişti. Şüphesiz onun bu davranışının biricik sebebi Efendimiz s.a.v.’in kölelere nasıl davranılması gerektiğini fiilî olarak ortaya koyan örnek davranışı olmuştur.
Köle sahiplerine, kendi yediklerinden kölelerine de yedirmelerini ve kendi giydiklerinden kölelerine de giydirmelerini, kölelere güçlerinin üstünde iş yüklememelerini emir ve tavsiye buyuran (Buharî) Efendimiz s.a.v., böylece aslında efendi-köle ayrımını fiilen ortadan kaldırmış oluyordu.
Yine Efendimiz s.a.v., kölesine kötü davranan kimsenin Cennet’e giremeyeceğini haber vermiş (İbn Mâce), sahibi tarafından dövülen kölenin, bu davranışın kefareti olarak serbest bırakılacağını belirtmiştir. (Ebu Davud)
Burada örnek olarak zikrettiğimiz ayet ve hadislerin oluşturduğu anlayışın İslâm toplumunda kölelere sağladığı konum, aslında bir anlamda “evlatlık” statüsüdür. Bunun lafta kalmayıp, hayata en canlı ve somut biçimde yansıdığını, yukarıda örnek kabilinden gözlemlerini aktardığımız insaflı gayrimüslimlerin şahitliği de tescil etmektedir. İslâm toplumunda köle sahibi olmak kişinin maddi-manevi sorumluluğunu artıran bir husus olduğu için Ahmet Cevdet Paşa’nın nefis tabiriyle “Müslümanlıkta köle almak, köle olmaktır.” (Tecrid-i Sarih Tercümesi, 7/466) Bu söz, Batı’daki kölelik ile İslâm’daki kölelik arasında bulunan muazzam farkı son derece çarpıcı biçimde ifade etmektedir.
Kur’an ve Sünnet’in şekillendirdiği islâmî hayat içinde kölelerin, yetenek ve gayretleri ile mütenasip olarak en yüksek toplumsal statüyü elde etmeleri için hiçbir engel mevcut olmamıştır. Özellikle İslâm’ın ilk asırlarında ilim ve zühd hayatında öne çıkan isimlerin birçoğunu (hatta yerine göre “çoğunluğunu”) köle asıllı insanların teşkil etmesinin tek açıklaması elbette budur. Tarih, Rical ve Tabakât kitapları bu türden pek çok örnekle dolu olduğundan, bu noktanın ayrıca örneklendirilmeye ihtiyacı yoktur.
İslâm Fıkhı’nda kölelik
Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalardan da anlaşılacağı üzere İslâm’ın, geldiği dönemde bütün dünya tarafından uygulamada tutulan bir kurumu tek taraflı ilga etmek suretiyle kendi geleceğini tehlikeye atmasını beklemek safdillik olur. En azından “mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesi” gereği, muhatapları tarafından yürürlükte tutulduğu sürece İslâm da kölelik kurumunu yürürlükte tutma hakkını müslümanlara tanımaktadır.
Ancak yine de köleliğin meşru savaş dışındaki kaynaklarını kurutmak suretiyle bu kurumun sınırlı bir yaşama zemininde tutulmasını sağlamış bulunan İslâm Fıkhı’nda, kölelerin özgürlüklerine kavuşturulmasının önünü açan pek çok hükmün mevcudiyeti de bir vakıadır. Konuyla ilgili hükümleri şöyle özetleyebiliriz:
1. Köleler, sahipleriyle “kitabet” anlaşması yaparak belli bir ücret mukabilinde özgürlüklerini satın alabilirler.
2. Ramazan orucunu cinsel ilişkiyle bozma, yeminini bozma gibi birçok durumda kefaret olarak kölesi bulunanların köle azad etmesinin öngörülmesi.
3. Sahibinden çocuk doğuran (Ümmü’l-veled) cariyenin doğurduğu çocuğun hür kabul edilmesi; annesinin satılmasının yasaklanması. Ümmü’l-veled cariyeler, çocuğunu doğurdukları sahipleri vefat edince hürriyetlerine kavuşurlar.
4. Zekât fonundan, kölelerin özgürlüğüne kavuşturulması için özel bir ödenek ayrılması. (Muhammed Takî el-Osmânî, Tekmiletu Fethi’l-Mülhim, 1/262 vd.)
Bunlar ve daha birçok hüküm hem kölelik kurumunun zeminini alabildiğine daraltmakta, hem de kölelere özgürlüğün kapılarını tarihin hiçbir devrinde ve hiçbir millette görülmeyen oranda açmaktadır.
Esirlerin köleleştirilmesi, İslâm Fıkhı tarafından farz veya vacip gibi “gereklilik/zorunluluk” bildiren bir hüküm olmayıp, diğer seçenekler yanında ve onlar gibi sadece “mübah”tır. Günümüzde olduğu gibi kölelik kurumu dünyada ortadan kaldırıldıktan sonra İslâm’ın bunu tek taraflı olarak uygulaması söz konusu değildir. (Muhammed Takî el-Osmânî, Tekmiletu Fethi’l-Mülhim, 1/272)
Şu halde İslâm’da kölelik kurumunun mevcudiyeti konusunda Batılılar ve Batıcılar tarafından dile getirilen hususlar en hafif tabiriyle “iftira”dır ve Yüce Dinimiz bu iftiralardan berîdir.
3. Bölüm – CARIYE VE STATÜSÜ – Mehmed Paksu
*
Savaş sırasında düşman tarafından esir edilen kız ve kadınlar “cariye” olarak alınır. Hukuk itibariyle ganimet sayıldıklarından İslâm devleti tarafından hizmetçiye ihtiyacı olan gazilere verilirdi. Azat edilmedikleri müddetçe de, ticarî bir eşya gibi alınıp satılırdı. Artık o andan itibaren “cariye” ailenin bir parçası ve bir ferdi olarak kabul edilir, ona göre muamele görürdü. Cariyenin sahibi olan “efendi” onu şahsî hizmetlerinde ve ev işlerinde istihdam edebildiği gibi, isterse, ayrıca bir nikâh kıymaya ihtiyaç duymadan istifade edebilirdi. Bu durum her ne kadar ilk anda garip karşılanacak olsa da, tarihî şartları içinde bu gayet normal ve tabii karşılanırdı. Zâten ayrıca bu hususta Kur’ân’ın verdiği bir ruhsat da mevcuttur.
Mü’minûn Sûresinin 5 ve 6. âyetlerinde bu ruhsat şöyle ifade edilir:
“O mü’minler ki, ırzlarını korurlar; ancak hanımlarına ve sahip oldukları cariyelerine karşı münasebetleri müstesnadır. Bunlarla olan münasebetlerinden dolayı kınanmazlar.”
Efendinin, cariyesinden cinsî yönden istifade etmesinin, cariyenin hesabına iki mühim hikmet ve faydası vardır. Birincisi ve en mühimi, esir düşen ve sahipsiz kalan bu kadınların bu vesile ile ihmal edilmeleri önlenmiş olur. Çünkü, aksi takdirde, cariyelerin fuhşa düşmeleri, zinaya girmeleri ihtimali kaçınılmaz olduğu gibi, efendisinin evine de bağlı kalmış olur.
Diğer bir faydası, cariyenin efendisinden bir çocuğu olduğu takdirde “çocuğun annesi” mânâsına “ümmü’l-veled” sayılmaktadır. Cariyeden doğan bu çocuk hür kabul edilir. Çocuğun doğumu ile annesi de, efendisinin ölümünden sonra mirasçılarına geçmeyip hürriyetine kavuşmaktadır. Çocuk olmasaydı, efendisi de azat etmeseydi, diğer mallar gibi cariye de miras olarak kalacaktı.
Efendinin, cariyesi ile karı-koca olmaları da şart değildir. Efendi, onu sadece bir hizmetçi olarak istihdam edebilmektedir. Ayrıca, cariyenin kocası esirler arasında ise, eşlerin nikâhları devam edeceğinden, efendinin bu cariye ile münasebette bulunması caiz değildir. Hattâ erkek başka birisinin, kadın da bir başkasının yanında köle ise, yine efendi, yanında bulunan bu kadın köleden cinsî yönden faydalanamaz. (Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, 3:402.)
Bu meselelerle birlikte, Kur’ân-ı Kerim, erkek ve kadın kölelerin birbirleriyle evlendirilmesini de teşvik etmiştir. Nur Sûresinin 32. ayetinde meâlen şöyle buyurulur:
“Bir de içinizden bekârları ve kölelerinizle cariyelerinizden sâlih olanları evlendiriniz. Eğer fakir iseler, Allah onları kendi lütfundan zengin eder.”
Böylece kölelerin kendi aralarında bir nevi eşitlik sağlanmış olur. Her vesile ile kölenin hürriyetine kavuşturulmasını tavsiye eden dinimiz, cariyenin de nikahlanarak ev hanımı yapılmasını teşvik etmiştir. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz bu hususu şöyle ifade ederler:
“Sizden cariyesi olan biriniz onu en güzel bir şekilde terbiye eder, yetiştirir de sonra azat edip onunla evlenirse, onun için iki sevap vardır.”
(Buharı, Itk: 15.)
Bu açıklamalar göz önüne alınırsa, İslâmın köle ve cariyeleri ne kadar himaye ettiği, onların haklarını koruduğu açıkça görülecektir. Cariye sadece “kadınlığından” istifade edilen bir insan olarak da görülmemektedir. O aynı zamanda evin bir ferdi, ailenin bir parçasıdır. Ailenin, hanımından sonra evin en sorumlu kadınıdır.
**********
Kadir Çandarlıoğlu
**********
“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:
http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez
*
Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:
http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com
*
*
Kemalizm’i halka soralım – Faruk Köse
Kemalizm’i halka soralım – Faruk Köse

Yapan yapsın da, sorun, oluşturulan “yapmacık duygusal atmosfer”den sanki bütün toplum nefes alıyormuş, herkes aynı duyguları taşıyormuş gibi bir hava estiriliyor olması.
Zorla saygı mı olur? Baskıyla bağlılık mı sağlanır? Mevzuatla sevgi mi kazandırılır?
“Devlet gücü”yle, “anayasa zoru”yla, “yasa baskısı”yla, “mevzuat”la, “idari ve hukuki tedbirler”le, “semboller”le adeta bir “tapınma biçimi” kurguladınız. “Anıtkabir kültü”nü devlet protokolünün esası yapıp devlet erkanını bunu icraya icbar ettiniz. Bütün toplumun buna “tapınırcasına sahip çıkma”sını sağlayacak anlayışı her türlü yolla beyinlere enjekte ettiniz.
Çağ ilerledi, şartlar değişti, ama ülkeyi hâlâ “kurucu önder”in hayat dönemine uygun şartlara bağlı kılmaktan, hâlâ “1924-50 arası”ndaki dönemde tutmaktan vazgeçmediniz. Bunun için “derin yapılar” kurdunuz, “darbeler” yaptınız. Bütün toplumsal ve dini değerleri imha etmekten de çekinmediniz.
Ürettiğiniz sembollerle, türettiğiniz terimlerle, “dil ve tarih tahribat”ıyla “toplumsal kimlik”i aslına yabancı yeni bir biçime dönüştürdünüz. Sizin için hiçbir “dini değer”in önemi olmadı; hiçbir “toplumsal değer”i yaşatmadınız.
Bu yapılanlara karşı çıkanları da acımasızca susturdunuz.
Rejimin doğasını buna göre hazırladığınız için, sistemi öyle dizayn ettiğiniz için, aksini vatan hainliği saydığınız için, koruma yasalarıyla da cezaya varan takviye baskı sistemleri kurduğunuz için; elde tuttuğunuz, ya da akıntınıza kattığınız medya organlarında yoğun bir şekilde “ağıt ve yas edebiyatı” yaptırdığınız için “anma”nın “genel” olduğunu, toplumun aynı duyguları paylaştığını iddia ediyorsunuz.
Örneğin Mehmet Ali Birand dünkü yazısında; “dünyanın hiçbir lideri, ölümünden 74 yıl sonra böylesine yaygın şekilde anılmıyordur” diyebiliyor.
“Anma”yı kurala bağlayıp devlet protokolünden sayacak, Devlet zoruyla uygulayacaksın. Saat 09.05’te siren, düdük, korna, ne varsa çalarak “hayatı 1 dakika durmaya icbar” edeceksin. Okullara talimat verip “anma törenleri”ni zorunlu hale getireceksin. Hayatı buna göre dizayn edeceksin… Sonra da çıkıp, “bakın işte, 74 yıldır yaygın bir şekilde anılıyor” diye caka satacaksın. Zorlama, hür bırak herkesi, bakalım aynısı oluyor mu?
Daha hâlâ bir kişiye, kişiye de değil, ölümünden sonra arta kalanlardan “takipçilerinin kurguladığı ritüellere ve dayatmalara” göre toplum ve devlet hayatını dizayn etmeyi sürdürmek ne derece makul?
Birand, “toplum mühendisliği adına tepeden inmeci tutumları, baskıcı anlayışlarıyla, Atatürk’ü halka sevdiremediler” diye yakınıyor. Peki, “tepeden inmeci tutum” ve “baskıcı anlayış” bizzat M. Kemal tarafından uygulanmadı mı? TBMM üyelerine hitaben, eğer istediği devrim yasalarını yasalaştırmazlarsa olacakları ifade sadedinde, “aksi takdirde yine hakikat ifade olunacaktır, fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir” diye baskı kuran kimdi? Geçtik. Bana, halkın onayıyla yapılan, toplumun seve seve benimseyip bağrına bastığı, onur duyduğu, mutlu olduğu bir tek “Atatürk Devrimi” gösterebilir misiniz? “Takrir-i Sükun” ve “Hıyanet-i Vataniye” yasalarıyla bütün toplumun susturulması, uzuvlarına, ağzına, diline, yüreğine fermuar çekilmesi, fermuarı azıcık aralayanların “İstiklal Mahkemeleri” adı verilen “Mezalim Mahkemeleri”nde susturulması M. Kemal zamanında olmadı mı? Şimdi takipçileri suçlayıp, aslında M. Kemal’in yaptıklarının “toplumsal onay”a sahip olduğunu söylemek, tarihi hakikatler öylece dururken millete “bön” etiketi takmak anlamına gelmez mi?
Birand, “hepimizin birlikte sevebileceği bir Atatürk imajı üstünde buluşamaz mıyız?” diye soruyor.
Yok, buluşamayız. O devrimler orada durduğu müddetçe, Kur’an ve Sünnet hayata hakim olmadığı müddetçe buluşamayız. Eğer Toplumun 1924’ten sonra çalınan değerleri iade edilirse, toplumsal yaşantı halkın “kimlik ve kişilik değerleri”ne, “inanç ve gelenekler”ine göre dizayn edilirse, belki o zaman bir noktada buluşmak mümkün olabilir; “M. Kemal adlı bir tarihi şahsiyet, devlet adamı ve ordu komutanı vardı” diye tarih derslerinde anılabilir. İslam ve iman varken gayrisi mümkün mü?
“M. Kemal” de, “Kemalizm” de, “Kemalist devrimler” de artık topluma hükümran olmaktan, tâbî olunması ve takip edilmesi gereken üstün otoriteler ve normlar olmaktan çıkarılıp, tarih sayfalarındaki yerini alırsa, o zaman “toplumsal barış” da sağlanmış olur. Yoksa görürsünüz, daha çok kavga çıkar.
Ancak çok istiyorsanız, savunduğunuz “demokrasi” gereği, propaganda şartlarını eşitleyip Kemalizm’i halk oyuna sunalım. Var mısınız?
**********
KAYNAK: Faruk Köse, Yeni Akit, 11 Kasım 2012.
ALINTI: http://www.habervaktim.com/yazar/kemalizmi-halka-soralim-55721.html
**********
Kadir Çandarlıoğlu
**********
“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:
http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez
*
Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:
http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com
*
*
***
Dün 10 Kasım’dı. “Mozole’ye çelenk” konuldu, “saygı”ya duruldu,
bildik “Anıtkabir ritüelleri”nden biri daha icra edildi. Ülke sathında
büstlerin, heykellerin huzuruna koşulup “ölmedi, içimizde yaşıyor,
izindeyiz, kıyamete kadar bağlıyız” nutukları atıldı.Yapan yapsın da, sorun, oluşturulan “yapmacık duygusal atmosfer”den sanki bütün toplum nefes alıyormuş, herkes aynı duyguları taşıyormuş gibi bir hava estiriliyor olması.
Zorla saygı mı olur? Baskıyla bağlılık mı sağlanır? Mevzuatla sevgi mi kazandırılır?
“Devlet gücü”yle, “anayasa zoru”yla, “yasa baskısı”yla, “mevzuat”la, “idari ve hukuki tedbirler”le, “semboller”le adeta bir “tapınma biçimi” kurguladınız. “Anıtkabir kültü”nü devlet protokolünün esası yapıp devlet erkanını bunu icraya icbar ettiniz. Bütün toplumun buna “tapınırcasına sahip çıkma”sını sağlayacak anlayışı her türlü yolla beyinlere enjekte ettiniz.
Çağ ilerledi, şartlar değişti, ama ülkeyi hâlâ “kurucu önder”in hayat dönemine uygun şartlara bağlı kılmaktan, hâlâ “1924-50 arası”ndaki dönemde tutmaktan vazgeçmediniz. Bunun için “derin yapılar” kurdunuz, “darbeler” yaptınız. Bütün toplumsal ve dini değerleri imha etmekten de çekinmediniz.
Ürettiğiniz sembollerle, türettiğiniz terimlerle, “dil ve tarih tahribat”ıyla “toplumsal kimlik”i aslına yabancı yeni bir biçime dönüştürdünüz. Sizin için hiçbir “dini değer”in önemi olmadı; hiçbir “toplumsal değer”i yaşatmadınız.
Bu yapılanlara karşı çıkanları da acımasızca susturdunuz.
Rejimin doğasını buna göre hazırladığınız için, sistemi öyle dizayn ettiğiniz için, aksini vatan hainliği saydığınız için, koruma yasalarıyla da cezaya varan takviye baskı sistemleri kurduğunuz için; elde tuttuğunuz, ya da akıntınıza kattığınız medya organlarında yoğun bir şekilde “ağıt ve yas edebiyatı” yaptırdığınız için “anma”nın “genel” olduğunu, toplumun aynı duyguları paylaştığını iddia ediyorsunuz.
Örneğin Mehmet Ali Birand dünkü yazısında; “dünyanın hiçbir lideri, ölümünden 74 yıl sonra böylesine yaygın şekilde anılmıyordur” diyebiliyor.
“Anma”yı kurala bağlayıp devlet protokolünden sayacak, Devlet zoruyla uygulayacaksın. Saat 09.05’te siren, düdük, korna, ne varsa çalarak “hayatı 1 dakika durmaya icbar” edeceksin. Okullara talimat verip “anma törenleri”ni zorunlu hale getireceksin. Hayatı buna göre dizayn edeceksin… Sonra da çıkıp, “bakın işte, 74 yıldır yaygın bir şekilde anılıyor” diye caka satacaksın. Zorlama, hür bırak herkesi, bakalım aynısı oluyor mu?
Daha hâlâ bir kişiye, kişiye de değil, ölümünden sonra arta kalanlardan “takipçilerinin kurguladığı ritüellere ve dayatmalara” göre toplum ve devlet hayatını dizayn etmeyi sürdürmek ne derece makul?
Birand, “toplum mühendisliği adına tepeden inmeci tutumları, baskıcı anlayışlarıyla, Atatürk’ü halka sevdiremediler” diye yakınıyor. Peki, “tepeden inmeci tutum” ve “baskıcı anlayış” bizzat M. Kemal tarafından uygulanmadı mı? TBMM üyelerine hitaben, eğer istediği devrim yasalarını yasalaştırmazlarsa olacakları ifade sadedinde, “aksi takdirde yine hakikat ifade olunacaktır, fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir” diye baskı kuran kimdi? Geçtik. Bana, halkın onayıyla yapılan, toplumun seve seve benimseyip bağrına bastığı, onur duyduğu, mutlu olduğu bir tek “Atatürk Devrimi” gösterebilir misiniz? “Takrir-i Sükun” ve “Hıyanet-i Vataniye” yasalarıyla bütün toplumun susturulması, uzuvlarına, ağzına, diline, yüreğine fermuar çekilmesi, fermuarı azıcık aralayanların “İstiklal Mahkemeleri” adı verilen “Mezalim Mahkemeleri”nde susturulması M. Kemal zamanında olmadı mı? Şimdi takipçileri suçlayıp, aslında M. Kemal’in yaptıklarının “toplumsal onay”a sahip olduğunu söylemek, tarihi hakikatler öylece dururken millete “bön” etiketi takmak anlamına gelmez mi?
Birand, “hepimizin birlikte sevebileceği bir Atatürk imajı üstünde buluşamaz mıyız?” diye soruyor.
Yok, buluşamayız. O devrimler orada durduğu müddetçe, Kur’an ve Sünnet hayata hakim olmadığı müddetçe buluşamayız. Eğer Toplumun 1924’ten sonra çalınan değerleri iade edilirse, toplumsal yaşantı halkın “kimlik ve kişilik değerleri”ne, “inanç ve gelenekler”ine göre dizayn edilirse, belki o zaman bir noktada buluşmak mümkün olabilir; “M. Kemal adlı bir tarihi şahsiyet, devlet adamı ve ordu komutanı vardı” diye tarih derslerinde anılabilir. İslam ve iman varken gayrisi mümkün mü?
“M. Kemal” de, “Kemalizm” de, “Kemalist devrimler” de artık topluma hükümran olmaktan, tâbî olunması ve takip edilmesi gereken üstün otoriteler ve normlar olmaktan çıkarılıp, tarih sayfalarındaki yerini alırsa, o zaman “toplumsal barış” da sağlanmış olur. Yoksa görürsünüz, daha çok kavga çıkar.
Ancak çok istiyorsanız, savunduğunuz “demokrasi” gereği, propaganda şartlarını eşitleyip Kemalizm’i halk oyuna sunalım. Var mısınız?
**********
KAYNAK: Faruk Köse, Yeni Akit, 11 Kasım 2012.
ALINTI: http://www.habervaktim.com/yazar/kemalizmi-halka-soralim-55721.html
**********
Kadir Çandarlıoğlu
**********
“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:
http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez
*
Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:
http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com
*
*
Cumhuriyet, demokrasi ve CHP – Yavuz Bahadıroğlu
Cumhuriyet, demokrasi ve CHP – Yavuz Bahadıroğlu
Kadir Çandarlıoğlu
**********
“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:
http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez
***
“Cumhuriyetimizi Atatürk’e, demokrasimizi İnönü’ye borçluyuz” derdi, Başöğretmenim Hikmet Bey…
Her cumhuriyet bayramında hepimizi karşısına
dizer, kendisi merdiven başına çıkar, bacaklarının üzerinde yaylana
yaylana ve gerine gerine nutuk atardı:
“Vatanı biz kurtardık!”
“Cumhuriyeti biz kurduk!..”
“Demokrasiyi biz getirdik…”
“Memlekete en çok biz hizmet ettik!”
“Biz”, yani CHP…Başöğretmenim iflah olmaz bir CHP’liydi. O da fötrünü başına geçirir, güneş gözlüklerini takar, ilçedeki “CHP’li önder”lerle birlikte şehir turu atardı. Demokrat Parti’nin köyümüzü suya kavuşturduğu günlerde, dayanamayıp sordum: “Sizin partinin hizmetlerini anlatır mısınız?”
Yine “vatan-millet-Cumhuriyet” demeye başlayınca, bütün cesaretimi toplayarak itiraz ettim:
“Köylere yol mu yaptınız, su mu getirdiniz, hastane mi inşa ettiniz, ne yaptınız?”
Ben somut şeyler istedikçe, o inadına soyuta kaçıyor, nutuk atıyordu. Duyan da CHP’nin Türkiye’yi ihya ettiğini zannederdi. Hâlbuki hiçbir tesisin, hiçbir hizmetin üstünde CHP imzası yoktu. Bunu babamdan duymuştum.
Tabii çok kızdı… Teneffüste öğretmenler odasına çağırdı ve bir güzel haşladı.
Ama sualim hâlâ cevapsızdı. Hâlâ da cevapsız..
27 sene kesintisiz ve muhalefetsiz iktidar olan CHP’nin ülke kalkınmasına hiçbir katkısı yok! Bunun kendisi de farkında olduğu için, “hizmet”leriyle değil ideolojisiyle gündem oluşturmaya çalışıyor: Dün “Cumhuriyet mitingi”, bugün “cumhuriyet yürüyüşü” ve çelenk krizi…
“Yaşasın cumhuriyet!..
Yaşasın laiklik!..” çığlıkları.
CHP hâlâ sloganlarda varlık arıyor:
“Cumhuriyeti biz kurduk, demokrasiyi biz getirdik!..”
Daha neler! Demokrasiyi CHP’nin getirdiği iddiası, tamamen mesnetsiz bir iddia… CHP ne zaman demokrat olmuş ki, demokrasi getirsin?
27 Mayıs darbecilerine “Emrinizdeyim” diyerek hulus çeken CHP Genel Başkanı İsmet İnönü…
“İhtilâlin ne içindeyiz ne dışında” diyen de o…
İdam sehpalarından geçirilerek ikram edilen iktidarı içine sindirip teşehhüt miktarı başbakanlığa razı olan yine o…
CHP’nin hâkim olduğu yıllarda şehirlerde “Polis Devleti”, köylerde “Jandarma Devleti” var… Vatandaşlar “parya” muamelesi görüyor, sırtlarına her türlü “angarya” yükleniyor…
Millet yokluğun, kıtlığın, yoksulluğun yanında bir de ezansızlıktan dolayı acı çekiyor… Bu yüzden eline geçen ilk fırsatta (14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde) CHP’yi yerle bir ediyor. Öyle bir sille yiyor ki, bir daha ayağa kalkamıyor, iktidara gelemiyor. Bu gidişle de gelemeyecek: Çünkü hâlâ milletin tersine gidiyor.
Milletin tersine gittikçe de, “alternatif” olmaktan çıkıyor.
Ne talihsizlik: Türkiye’nin en eski partisinin ülke kalkınmasına ilişkin hiçbir projesi yok…
Teröre ilişkin hiçbir teklifi yok…
Hiçbir ekonomik modeli yok…
Koskoca CHP, marjinal partilerin koluna girmiş, onlarla birlikte bağırıyor, yürüyor, eleştiriyor.
Genel Başkanı, Cumhurbaşkanlığı resepsiyonuna katılmayarak gündem oluşturmaya çalışıyor.
Gerçekten de hem CHP, hem de Türkiye için büyük talihsizlik!
***
Yavuz Bahadıroğlu – Yeni Akit
**********
“Cumhuriyeti biz kurduk!..”
“Demokrasiyi biz getirdik…”
“Memlekete en çok biz hizmet ettik!”
“Biz”, yani CHP…Başöğretmenim iflah olmaz bir CHP’liydi. O da fötrünü başına geçirir, güneş gözlüklerini takar, ilçedeki “CHP’li önder”lerle birlikte şehir turu atardı. Demokrat Parti’nin köyümüzü suya kavuşturduğu günlerde, dayanamayıp sordum: “Sizin partinin hizmetlerini anlatır mısınız?”
Yine “vatan-millet-Cumhuriyet” demeye başlayınca, bütün cesaretimi toplayarak itiraz ettim:
“Köylere yol mu yaptınız, su mu getirdiniz, hastane mi inşa ettiniz, ne yaptınız?”
Ben somut şeyler istedikçe, o inadına soyuta kaçıyor, nutuk atıyordu. Duyan da CHP’nin Türkiye’yi ihya ettiğini zannederdi. Hâlbuki hiçbir tesisin, hiçbir hizmetin üstünde CHP imzası yoktu. Bunu babamdan duymuştum.
Tabii çok kızdı… Teneffüste öğretmenler odasına çağırdı ve bir güzel haşladı.
Ama sualim hâlâ cevapsızdı. Hâlâ da cevapsız..
27 sene kesintisiz ve muhalefetsiz iktidar olan CHP’nin ülke kalkınmasına hiçbir katkısı yok! Bunun kendisi de farkında olduğu için, “hizmet”leriyle değil ideolojisiyle gündem oluşturmaya çalışıyor: Dün “Cumhuriyet mitingi”, bugün “cumhuriyet yürüyüşü” ve çelenk krizi…
“Yaşasın cumhuriyet!..
Yaşasın laiklik!..” çığlıkları.
CHP hâlâ sloganlarda varlık arıyor:
“Cumhuriyeti biz kurduk, demokrasiyi biz getirdik!..”
Daha neler! Demokrasiyi CHP’nin getirdiği iddiası, tamamen mesnetsiz bir iddia… CHP ne zaman demokrat olmuş ki, demokrasi getirsin?
27 Mayıs darbecilerine “Emrinizdeyim” diyerek hulus çeken CHP Genel Başkanı İsmet İnönü…
“İhtilâlin ne içindeyiz ne dışında” diyen de o…
İdam sehpalarından geçirilerek ikram edilen iktidarı içine sindirip teşehhüt miktarı başbakanlığa razı olan yine o…
CHP’nin hâkim olduğu yıllarda şehirlerde “Polis Devleti”, köylerde “Jandarma Devleti” var… Vatandaşlar “parya” muamelesi görüyor, sırtlarına her türlü “angarya” yükleniyor…
Millet yokluğun, kıtlığın, yoksulluğun yanında bir de ezansızlıktan dolayı acı çekiyor… Bu yüzden eline geçen ilk fırsatta (14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde) CHP’yi yerle bir ediyor. Öyle bir sille yiyor ki, bir daha ayağa kalkamıyor, iktidara gelemiyor. Bu gidişle de gelemeyecek: Çünkü hâlâ milletin tersine gidiyor.
Milletin tersine gittikçe de, “alternatif” olmaktan çıkıyor.
Ne talihsizlik: Türkiye’nin en eski partisinin ülke kalkınmasına ilişkin hiçbir projesi yok…
Teröre ilişkin hiçbir teklifi yok…
Hiçbir ekonomik modeli yok…
Koskoca CHP, marjinal partilerin koluna girmiş, onlarla birlikte bağırıyor, yürüyor, eleştiriyor.
Genel Başkanı, Cumhurbaşkanlığı resepsiyonuna katılmayarak gündem oluşturmaya çalışıyor.
Gerçekten de hem CHP, hem de Türkiye için büyük talihsizlik!
***
Yavuz Bahadıroğlu – Yeni Akit
**********
Kadir Çandarlıoğlu
**********
“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:
http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez
