İslâm
halîfelerinin yetmişdördüncüsü ve Osmanlı pâdişâhlarının dokuzuncusu.
İkinci Bâyezîd Hân’ın oğlu, Sultan Süleymân Hân’ın babasıdır. Hilâfeti,
Osmanlı pâdişâhlarına bağlayan Selim Hân’dır. 875 (m. 1470)’de Amasya’da
doğdu. 920 (m. 1514)’de Çaldıran’da İran şahı İsmâil-i Safevî’yi mağlub
ederek, bozuk inanışlarının yayılmasını önledi. Böylece İslâmiyete
büyük hizmet etti. Tebrîz’i de aldı. 922 (m. 1516)’de İstanbul’da ilk
tersaneyi yaptı. Burada gemiler inşâ edildi. 923 (m. 1517) senesinde
Mısır’ı aldı. Haremeyn-i şerîfeyn de ele girmiş oldu. Hutbelerde ismini;
“Mekke ve Medine’nin hizmetçisi” diye okuttu. Mısır’daki son Abbasî
halîfesi olan, Ya’kûb bin Müstemsik-billah’dan mukaddes emânetleri
alarak halîfe oldu. Büyük bir donanma yaptı. 926 (m. 1520) senesinde,
Çorlu ovasında hastalanarak vefât etti. Sekizbuçuk senede, devleti iki
kat büyüttü. Yavuz adını kazandı. Kabri Fâtih’de, Sultan Selim Câmii
bahçesindedir.
Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın oğlu
Şehzâde Bâyezîd, Amasya vâlisi idi. 875 (m. 1470) senesinde birgün,
Şehzâde Bâyezîd’in sarayına nûr yüzlü bir ihtiyâr geldi. Sarayın
kapısında uzun bir duâ okuduktan sonra, kapıdaki nöbetçiye; “Bugün bu
hânede bir erkek çocuğu dünyâya gelecek. Babasından sonra pâdişâh
olacaktır. Vücûdunun yedi yerinde ben bulunacak ve büyüdüğünde her ben
sayısınca, âli-şân (şânı büyük) beyleri mağlub edecektir” dedikten sonra
oradan ayrıldı. Nöbetçi bu zâtı ta’kib ettiyse de, bir anda kaybetti.
Nereye gittiğini bulamadı. Bu haberi vâliye söylemek isteyen nöbetçi,
saraya girdiğinde, şehzâde Bâyezîd’in kucağına aldığı çocuğun kulağına,
ezân-ı Muhammedî ve ikâmet okumakta olduğunu gördü. Şehzâde Bâyezîd;
“İsmin Selim olsun” diyerek, çocuğuna ismini verdi.
İstanbul’da
bu haberi işiten Fâtih Sultan Mehmed Hân, torunu için duâlar etti ve
“Lala Selim’i çok sevdim” buyurdu. Ertesi gün sabahleyin, Sultan Fâtih
lalasına gece gördüğü rü’yâyı anlattı: “Kendimi bir derya içinde gördüm.
Yanımda oğlum Bâyezîd de vardı. Bir ara, deryanın karşı tarafından bir
güneş doğdu. Güneş önce beni, sonra da Bâyezîd’i aydınlattı. Sonra yedi
güneş daha doğdu.” Fâtih’in lalası rü’yâyı; “Cenâb-ı Hak hayıra getirir
inşâallah sizden sonra yerinize oğlunuz Bâyezîd’in sultan olacağını,
ondan sonraki pâdişâhın yedi şöhretli kimseye galip gelerek,
müslümanları bir bayrak altında toplayacağını umarım” diyerek ta’bir
etti.
Küçük yaşta İstanbul’a gönderilen Şehzâde
Selim, dedesi Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın terbiyesinde yetişmeğe
başladı. Şehzâde Selim’e Kur’ân-ı kerîm, tefsîr, hadîs ve fıkıh dersleri
verildi. Ayrıca, yüksek fen ilmi üzerinde de dersler verilerek
yetiştirildi. Bu arada ata binmek, güreş tutmak, ok atmak ve kılıç
kullanmak da öğretiliyordu. Çok zekî olan Şehzâde Selim, kısa zamanda
Arabî ve Fârisîyi ana dili gibi öğrendi. Zamanının velîleriyle görüşür,
sohbetlerini kaçırmazdı. Böylece, teveccühlerine kavuşup, hayır
duâlarına mazhar olurdu. Babası, pâdişâh olduktan sonra, askeri sevk ve
idâresi ile devlet yöneticiliğini öğrenmesi için, Şehzâde Selim’i
Trabzon’a vâli ta’yin etti. Şehzâde Selim, Trabzon’da Mevlânâ Abdülhalim
hazretlerinin derslerini ta’kib etti. Bu arada edebiyat ve târih
üzerinde de çalıştı. Geceleri üç veya dört saatten fazla uyumaz, vaktini
ilim öğrenmekle geçirirdi. Husûsi meclislerinde ilmî ve edebî mevzûlar
konuşulur, değerli âlimleri, velîleri, tarihçileri bu meclise da’vet
ederdi. İlim adamlarına ziyadesiyle saygı gösterir, onları yanından
ayırmazdı. Müsait zamanlarını kitap mütâlaalarıyla geçirirdi. Binlerce
cilt kitap okudu Mütâlâalarında gözlük kullanırdı. Arabî ve Fârisî
şiirler yazardı. Fârisî olan dîvânı meşhûrdur. Okumaya o kadar meraklı
idi ki, savaşa giderken ve gelirken dahî, yanında kitaplar bulundurur,
müsait durumlarda okurdu. Mısır seferi dönüşünde İstanbul’a gelinceye
kadar İbn-i Tagriberdî’nin Nücûm-üz-zâhire isimli eserini, Ahmed İbni
Kemâl Paşa ile mütâlâa etmiştir. Evliyâya çok rağbet ederdi. Onların
sohbetlerine katılmayı bulunmaz bir ni’met sayardı. Bu sohbetlerle
kendisi de tasavvufta yetişti. Üstün dereceler sahibi oldu. “Osmanlı
sultanları arasında; tefsîr, hadîs, fıkıh, târih, edebiyat gibi zâhirî
ilimlerde ve bâtın ilimlerinde en yüksek olanı Yavuz Sultan Selim’dir”
diyen âlimler pekçoktur. Yavuz Sultan Selim, ihtişam ve debdebeye hiçbir
zaman ehemmiyet vermezdi. Dâima sadeliği sever ve sâde giyinirdi. Bir
defasında oğlu Şehzâde Süleymân’ı süslü elbiseler içinde görünce;
“Annene giyecek birşey bırakmadın” diyerek sitem etmişti. Kendisi için,
fazla para sarfıyle köşk ve lüks şeyler yapılmasını istemezdi. Devletin
bir kuruşunun dahî boşa harcanmasına rızâ göstermez, buna riâyet
etmiyenleri şiddetle cezalandırırdı. Hazîneyi devamlı olarak dolu
bulundurmaya gayret ederdi. Padişahlığı sırasında hazîne defterdarı
Abdüsselâm Bey’e; “Sirkeci ile Sarayburnu arasındaki sahile basit bir ev
yapınız” diye emretmiş, o da Yalıköşkü denilen köşkü yaptırmıştı.
Sultan, köşkün mükemmel yapıldığını görünce çok üzülerek; “Ben sana bu
kadar para sarfına ruhsat vermemiştim. Basit bir gölgelik yapasın diye
emretmiştim” buyurmuştu.
Yavuz Sultan Selim Hân
uzun boylu, iri kemikli, omuzlarının arası gayet geniş olup, mütenâsip
bir vücûdu vardı. Yüzü yuvarlaktı. Hele alnının düzgünlük ve nûrâniyeti
ile, gözlerinin, kâh hakimane bir fikir gibi, kendisine bakanın
gönlündeki en gizli köşelere girercesine ve kâh konuşan lisân gibi
meramını ifşa edercesine bakışları, onun büyüklüğünü apaçık belli
ederdi. Yüce bir himmet, sağlam azîm, vekar, geniş tasavvur, keskin
zekâ, ileri görüşlülük, çabuk kavrama, tahminde isâbet, fıtri
kahramanlık, her türlü silâhı en mükemmel kullanma, harp mahareti ve
büyük değişiklikler yapma kabiliyeti, sür’atli manevra yapma, nüfuzlu
emir, mukavemet etmedeki kuvvet, güçlüklere galip gelme, çok az bir
kuvvet ile büyük bir orduya karşı galip gelme gibi, herbiri bir
kahramana iftihar vesilesi olacak pekçok üstün meziyetlere sahip idi.
Allahü teâlânın emirlerini yapma, İslâmiyete hizmet etme ve insanların
Cehennemden kurtulması için gayreti o derece idi ki, çıktığı yolda her
türlü arzu ve hislerine kolaylıkla galebe çalardı. Gayesi müslümanları
ve İslâm devletlerini bir bayrak altında toplamak idi.
Husûsiyetlerinden
pek azını saymaya çalıştığımız Şehzâde Selim, Trabzonluları öyle güzel
idâre etti ki, halk onu babalarından çok sevdiler. Şehzâde Selim’in
adâleti ile herkes mutlu ve huzûrlu idi. Huzûr ve güven anlatılamayacak
ölçüdeydi. Öyle ki, hırsızlık yolu, hırsızın koparılan eli gibi
kesilmiş, soygunculuk alışkanlığı, onun meydana getirdiği güven ile
kaybolmuştu.
Şehzâde Selim’in cihâd aşkı,
Allahü teâlânın dînini yaymak arzusu o kadar fazla idi ki, bu yolda
ayakkabılarına bulaşan tozları toplar, vefât ettiği zaman yanaklarının
altına konmasını vasıyyet ederdi. Şehzâdeliği sırasında, Trabzonluları
rahat bırakmayan Gürcülerle savaşa karar verdi. Atının dizginlerini gazâ
yoluna saldı. Kılıcından su gibi kan akıtarak galip geldi ve
Trabzonluları rahata ve huzûra kavuşturdu.
Şehzâdeliği
sırasında, İran’da Safevî devletinin başında Şah İsmâil bulunuyordu.
Şah İsmâil, ülkesinde bulunan Ehl-i sünnet müslümanlara eziyet ve
işkence ediyor onları, kendi bozuk fırkaları olan râfizîliğe girmeye
zorluyordu. Bunlar, Hazreti Ebû Bekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman gibi
pekçok Eshâb-ı Kirâma (r.anhüm) dil uzatıyor, Peygamber efendimizin (
aleyhisselâm ) mübârek hanımı Hazreti Âişe vâlidemize iftira
ediyorlardı. Ayrıca Şah İsmâil, Dülkadiroğlu Alâüddevle’ye harp îlân
ederek, ordusunu izinsiz olarak Osmanlı topraklarından geçirdi. Dülkadir
beyi Alâüddevle’nin oğlunu ve kızlarını kesip kebap ettirerek, gözleri
dönmüş askerlerine yedirdi. Öyle ki, çocukların etlerini, askerler
birbirlerini ite kaka, kapışarak yediler. Dülkadir hânedanına mensûp
ölülerin kabirlerini açtırarak kemiklerini yaktırdı. Yine Özbek Sultânı
Şeybek Hân’ı mağlub edince, onun kafasını kesip kafatasını altınla
kaplattı ve onunla içki içti. Kafa derisini de baharatla doldurarak,
Yavuz Selim’e gönderdi. Şah İsmâil, İranlıların, selâmünaleyküm yerine
Şah demelerini, Bismillah (Allahü teâlânın ismiyle) yerine, bismişâh
(Şahın ismiyle) demelerini emretti. Birbirlerinin hanımlarına
istedikleri zaman sahip olabileceklerini söyledi. Daha da ileri giderek,
Osmanlı hudutlarına adamlarını gönderdi, içeri sızmaya çalışmalarını ve
Osmanlı müslümanlarını Ehl-i sünnet i’tikâdından çıkarıp, Eshâb-ı Kirâm
düşmanı yapmak için çalışmalarını tenbîh etti.
Bu
haberleri büyük bir hiddet ve üzüntü ile dinleyen Şehzâde Selim, dîvânı
toplayıp âlimlere, velîlere, komutanlara ve beylere durumu anlattı.
Dîvânda bulunanlar hep birden ayağa fırlayıp kılınçlarını çektiler ve;
“Sefer isteriz! Şâh’ın ülkesine cihâda çıkılsın isteriz!...” diyerek
yerlerinde duramaz oldular. Şehzâde Selim; “Orduyu hümâyun hazır ola!...
Şehzâde Selim, Safevî ülkesine sefere çıkıyor!” diye emrini bildirdi.
Kısa zaman içinde onbeşbin kişilik bir ordu hazırlandı. Trabzon’da,
yaşlılar ve çocuklar orduyu duâlar arasında uğurladılar. Şehzâde
Selim’in hocası Abdülhalim Efendi de bu sefere katıldı. Şehzâde ile
hocası yanyana gidiyorlardı. Bir ara Şehzâde Selim; “Bu gidişle
hayâtımız hep at üzerinde geçeceğe benzer lala... İnşâallahü teâlâ
pâdişâh olduğum zaman seferlerime seni de götürürüm” dedi. Etrâftaki
vilâyetlerden toplanan askerlerle, ordu yirmibin kişiye ulaştı.
Azerbaycan içlerine kadar girdiler. Şâh’ın ordusundan herhangi bir haber
çıkmadı. Nihâyet Gence’ye geldiler. Gence kalesi komutanına, kalenin
teslimini teklif etti. Red cevâbı gelince; “Bre gâfiller! Karşınızda kim
var sanırsınız? Tiz ordum hücum hazırlığına geçsin!” emrini verdi.
Şehzâde Selim, otağı önünde ellerini açarak; “Yâ Rabbî! Bu Ehl-i sünnet
ordusunu muzaffer eyle!” diye duâ ediyordu. Savaş kokusunu alan Şehzâde
Selim’in cins atı, yerleri toynaklıyor, sık sık şaha kalkıyordu. Bu
sırada Gence kalesinin kapısı açılarak, kale komutanı olan Safevî
hükümdârının Şehzâdesi İbrâhim Mirzâ hücuma geçti. Şehzâde Selim: “Yâ
Allah, Bismillah, Allahü ekber!” diyerek hücum emrini verdi. Allah Allah
sesleri arasında iki ordu birbirine girdi. Şehzâde Selim, ustaca
manevralarla atını sağa sola sürüyor, güç durumda kalan askerlerine
yardıma yetişiyordu. Her kılıç sallayışında bir düşmanı yere seriyordu.
Şehzâdelerini yanıbaşlarında kılıç sallarken gören askerlerin herbiri
bir arslan kesiliyor, hücum üstüne hücum tazeliyorlardı. Şehzâde Selim
durmadan etrâfına emirler vererek; “Koman yiğitlerim! Koman şahbazlarım!
Allah için vurun!” diyerek askerine moral veriyordu. Bir ara kalabalık
bir düşmanın arasına düştü. Onların komutanı durumunda olanın üzerine
saldırarak, onu atından yere düşürdü. Yere düşen “Aman vurma, canıma
kıyma! Teslim oluyoruz!” deyince, Şehzâde Selim kalkan kılıcını
indirerek; “Sen kimsin!” diye gürledi. O da; “Ben Şehzâde İbrâhim
Mirzâ’yım” dedi. Bu sırada Şehzâde Selim’in ordusu, düşmanı büyük bir
bozguna uğratmış olduğu hâlde kaleye giriyorlardı. Şehzâde Selim atından
inerek; “Üzülme ey Mirzâ! Sen benim esîrim değil, misâfirimsin” diyerek
merhamet gösterdi. Kale teslim alındı, İbrâhim Mirzâ’ya; bozuk
inanışlarından vazgeçmesini, müslümanlara zulm edilmemesini ve Osmanlı
hudutlarından içeriye izinsiz girilmemesini tenbîh etti. Azerbaycan
içlerine yapılan seferlerden sonra, Şehzâde Selim Trabzon’a döndü.
Osmanlı Devleti aleyhine propaganda yapan râfızîleri ta’kib ettirdi.
Hâin
ve sapıkların isim listesini tutturdu. Şah İsmâil’in, Doğu Anadoluda
artan ve Akdeniz sâhilleriyle Anadolu içlerine ve Rumeli’ye kadar varan
propagandasına karşı, gayet şiddetli tedbirler aldı. Şah İsmâil’in
gayesi ve propagandasının neticelerini iyi tesbit ettiğinden, daha köklü
tedbirler alınması gerektiğini teşhis etti. Vâlilik selâhiyetiyle bütün
ülkede Şah İsmâil’in faaliyetlerinin önüne geçilemeyeceğini
bildiğinden; babası Sultan İkinci Bâyezîd Hân’a durumu anlatmak,
kendisine bir ordu vermesini sağlamak ve babasıyla görüşerek elini öpüp
hayr duâsını almak maksadıyla Edirne’ye gitti.
Sultan
Bâyezîd Hân’ın vezirleri, Pâdişâh’ın vefâtından sonra, Şehzâde Ahmed’in
pâdişâh olmasını istiyorlardı. Şehzâde Ahmed, pâdişâh olursa yine vezîr
olabileceklerini, azledilmiyeceklerini biliyorlardı. Pâdişâhın meyli
de, yaşının büyüklüğü sebebiyle Şehzâde Ahmed’e idi. Pâdişâhın, kalb
yumuşaklığı ve çabuk te’sîr altında kalma hasleti vardı. Vezirler,
Şehzâde Selim’deki fevkalâde kabiliyet ve te’sîrli konuşma özelliğini
biliyorlardı. Eğer Şehzâde Selim babasıyla bir kere mülakat ederse,
babasını ikna ederek pâdişâh olacağını, o zaman da vezirlikten
atılacaklarını ve kendilerine meydan kalmayacağını bildiklerinden
görüşmelerine engel olmaya çalıştılar. Sonunda birbirleriyle görüşmeyi
candan arzu eden baba-oğulun buluşmasına mâni oldular. Şu kadar var ki,
pâdişâhın babalık şefkatine bütünüyle karşı koyamadıklarından, Sarı Gürz
diye meşhûr Mevlânâ Nûreddîn ismindeki âlimi-aracı olarak gönderdiler.
Bu
sırada Şehzâde Selim, Ferhat Paşa ve diğer silah arkadaşlarıyla Edirne
yakınlarında bekliyordu. Birara Şehzâde Selim’in sevdiği komutanları ve
yakınları kendi aralarında; “Saâdetlü beyimiz tahta oturup pâdişâh olsa
da, güçlü kolları devlet-i âliyye’yi korusa. Doğuyu da batıyı da
fethetsek, Eshâb-ı Kirâm düşmanlarını darmadağın edip, pislik içindeki
vücûdlarını ortadan kaldırsak...” diyorlardı. Onlar böyle konuşup
dururken Şehzâde Selim oturduğu yerde murâkabe hâlinde idi. Görenler,
onu uyuyor sanırlardı. Sonra mübârek başlarını kaldırdı. Buyurdu ki: “Ey
dostlarım! Saltanat deyüp durursunuz. Bana şimdi; “Sekiz-dokuz yıllık
bir saltanattan ne bekliyorsun? Madem ki çok arzu ediyorsun, işte sana
verildi” dediler.”
Bir müddet sonra Sarı Gürz,
Şehzâde Selim’in huzûruna gelip, görevli bulunduğu vazîfeyi yerine
getirdi. Şehzâde onu çok iyi karşılayıp, tek düşüncesinin ülkede
yaşayanların korunması ve düzeni olduğunu bildirdi. Ayrıca; “Pâdişâh
babamın istekleri benim başımın üzerinedir. Sağlığına duâcıyız. Pâdişâh
pederimin sağ kaldığı müddet içinde kimseyi veliaht ilân etmemesini ve
Rumelinde bir eyâletin uhdemizde olmasını isteriz” dedi. Sarı Gürz
hazretleri, şanlı Şehzâdenin yanından ayrılıp Sultan Bâyezîd’in huzûruna
çıktı. Şehzâdenin, pâdişâh kapısına olan sonsuz bağlılığını, boyun
büküşünü, güven ve inancını söyleyerek, isteklerini bildirdi. Pâdişâh
Bâyezîd Hân bu arzuyu kabûl etti. Şehzâde Selim’e; Vidin, Alacahisar,
Semendire sancaklarını verdi. Sonra da veliaht ta’yin etmiyeceğini
bildiren bir ahidnâme gönderdi.
Bu arada
vezirler, Şehzâde Ahmed’e acele İstanbul’a gelmesi için haber
gönderdiler. Şehzâde Korkut da, sancağı bulunan Teke’den (Antalya)
Manisa üzerine hareket edince, fırsat kollayan Şah İsmâil’in
adamlarından Şah Kulu, etrâfına râfizîleri toplayarak Şehzâde Korkut’un
mallarını yağma ettiler. Kütahya üzerine yürüyerek Anadolu beylerbeyini
idâm ettiler. Şehzâde Selim bu hâdiseleri öğrenince; “Anadolu’da
karışıklığın ne hâl kazanacağını bekliyorum. Belki hizmetim gerekir”
diyerek ta’yin edilen yere gitmeyi geciktirdiyse de, babasının emrini
yerine getirerek vazîfesi başına gitti. Şehzâde Ahmed ve Şehzâde Korkut,
Osmanlı Sultânı olmak için faaliyete geçtiler.
Şehzâde
Selim’in yavuzâne tavrı yeniçerilerin çok hoşuna gidiyordu. Onu
başlarında görmek, emrinde cihâda gitmek arzusuyla, İstanbul’da; “Selimi
isteriz! Selimi isteriz!” şeklinde seslerini yükseltmeye başlamışlardı.
Bunun üzerine Şehzâde Selim, babasının da’veti üzerine, 7 Safer 918 (24
Nisan 1512) târihinde Osmanlı Devleti’ne pâdişâh oldu. Babası İkinci
Bâyezîd Hân, oğlu Selim’e; “Saltanatı sana terkediyorum. Oğlum, Allahü
teâlâ mübârek etsin” deyince, Selim Hân, pâdişâh babasının elini büyük
bir hürmetle öptü. Bu sırada saraydakiler tekbir getirmeye başladılar.
Tekbir sesleri sarayın dışına kadar taşıyor, İstanbul’da büyük bir
bayram havası yaşanıyordu. Artık Şehzâde Selim gitmiş, yerine Yavuz
Sultan Selim Hân gelmişti. İkinci Bâyezîd, oğluna; “Devlet-i Âliye’yi
senin kavi kollarına teslim ettik. Senin, babam cennetmekân Fâtih Sultan
Mehmed Hân’a benzediğini bilirim. Cenâb-ı Hak sana da, zaferler ve
fetihler müyesser eylesin. Allahü teâlâ yardımcın olsun. Kardeşlerini
himâye et. Onlara karşı şefkatli ol. Hayır duâm her zaman seninle
beraberdir. Bundan böyle ömrümün sonunu, doğduğum yer olan Dimetoka’da
geçirmek dilerim” dedi. Yavuz Sultan Selim de, yılda iki milyon akçe
tahsisatla, babasını mâiyetiyle beraber Dimetoka’ya yolcu etti. Babası,
26 Mayıs 1512 de, Dimetoka’ya giderken, yolda vefât etmesi üzerine,
cenâzesini İstanbul’a getirtti. Bâyezîd Câmii yanına türbe yaptırıp,
buraya defnettirdi.
Yavuz Sultan Selim Hân,
pâdişâh olacağı gün, komutanlarını ve devletin ileri gelenlerini
toplıyarak; “Pâdişâh olduğum zaman Arabistan’ı Çerkeslerden, Acem
ülkesini râfizîlerden temizlemeğe ahdettim. Hattâ müslümanları bir
noktaya toplamak için Hind ve Turan’a gideceğim. Şark ve Garb’ta
“İ’lây-ı Kelimetullah” (Allahü teâlânın ismini yüceltmek) için
çalışacağım. Zâlimlere, evlâdım bile olsa, merhamet etmiyeceğim.
Zamanımda boş oturmak ve ahâliye zulm etmek mümkün olmaz. İşte benim
hâlim budur. Birâderim ise rahatı sever ve yumuşak huyludur. Seferden
korkmaz ve haddi aşmak istemezseniz bana biat ediniz. Aksi takdîrde
Sultan, Ahmed’i seçiniz ki, onun zamanında, o da siz de zevk ve
safânızla meşgûl olasınız” diyerek, üstün gayretlere i’tinâ
gösterdiğini, fakat dünyâ devletini arzulamadığını açıklamış idi. İşte
şimdi Pâdişâh olmuş, bu arzularını gerçekleştirmek için, önce devletin
iç işlerini yoluna koymaya başlamıştı.
Yavuz
Sultan Selim Hân, isyan çıkarmak için harekete geçen, Anadolu’da
kendilerine pekçok taraftar toplayan kardeşlerine birer mektûp yazdı.
Mektûbunda; “Yaptığınız bu hareketler ve devletin paylaşılması gibi
istekleriniz, hiç bir sûretle kabûl edilemez. Birkaç günlük ömür için,
fitne ve fesat çıkararak, memleketi harâb etmektense, Allahü teâlânın
takdîrine boyun eğmek en iyi hareket olur. Böyle yapılıp, husûmetten el
çekildiği ve bir müslüman ülkesinde oturmayı kabûl ettiğiniz taktirde,
aramızda düşmanlıktan hiçbir eser kalmıyacaktır. Ayrıca ihtiyâçlarınız
tamamen karşılandığı gibi, bu tarafta kalan mal-mülk ve çoluk-çocuğunuz
için de, arzunuz yerine getirilecektir. Aksi taktirde Allahü teâlânın
irâdesi ne ise o olacaktır” yazıyordu. Buna rağmen kardeşleri Şehzâde
Ahmed ve Şehzâde Korkut, başlarına asker toplamaya devam ettiler. Yavuz
Sultan Selim Hân, memleketin birlik ve beraberliğini sağlamak, isyanı
bastırmak için, kardeşleri ile mücâdele etmeye mecbûr kaldı,
istemeyerek, üzülerek, hattâ gözyaşı dökerek yaptığı bu mücâdelelerde
galip gelerek isyanları bastırdı. Elebaşlarını öldürdü. İsyanı
kışkırtan, kendisini istemeyen Vezîr-i a’zam Mustafa Paşa’yı îdâm
ettirdi.
Yavuz Sultan Selim Hân. Ülke içinde
hâdise çıkartan ve ilerisi için büyük tehlike olabilecek râfizî
faaliyetlerin teşvikçisi, doğudaki Safevî Devleti’ne karşı sefere
çıkmadan, batı, kuzeybatı ve güney hududlarını emniyete aldı. Eflâk,
Boğdan, Macar, Venedik ve Mısır elçileriyle sulhun devamını te’yîd eden
andlaşmalar imzaladı. Sultan Selim Hân’ın doğuya dönmesinin sebebi;
İslâm âlemini birleştirmek ve Anadolu Türklüğü ile Orta Asya’yı
birbirinden ayıran. İran engelini aşmak idi. Bunun için, Asya ve
Afrika’daki devletlerin, Osmanlı hâkimiyetine girmesi gerekiyordu. Bu
gayenin tahakkuku için ilk önce, devamlı büyüyen Osmanlı Devleti ve
İslâmiyet aleyhine faaliyet gösteren Safevî Devleti, hedef ta’yin
edildi. Osmanlıların doğusunda: Afganistan. İran dâhil Doğu Anadolu
içlerine kadar hâkim olan Safevî Devleti, râfiziliği yaymak amacıyla,
Anadolu ve Rumeli’de faaliyette bulunuyordu.
Safevî
Şah İsmâil, Osmanlı ve İslâm ülkelerine gönderdiği “Dâ’î” veya “Halîfe
denilen propagandacılarıyla, Ehl-i sünnet aleyhine faaliyette bulunup,
Safevî Devleti’ne taraftar topluyordu. Sultan Selim Hân, Şah İsmâil’in
bütün faaliyetlerini yakından ta’kib ve kontrol ettiriyordu. Bu
faaliyetlerin önüne bütünüyle geçmek için, umûmî bir dîvân dopladı. Şah
İsmâil’in, İslama verdiği zarar ve Ehl-i sünnete yaptığı saldırıyı teker
teker anlattı. Sonra da; “Allahü teâlâya hamdü senalar olsun ki; güçlü
bir orduya sahibiz. Düşmanlarımızı mağlub ve perişan edeceğimizden asla
şüphem yoktur. Arzuyu şahânemiz, memleketimize tecâvüz cür’etinde
bulunan Şah İsmâil’in ülkesini tarumar etmektir. Vezirlerim! Âlimlerim!
Beylerim! At üzerinde ihtiyârlamış askerlerim!... Ne düşünürsünüz, tiz
söyleyin!” dedi. Dîvânda bulunan herkes sükût edince tekrar: “Niçin
susarsınız? Size mütâlâanızı söylemeye müsâade ettik. Düşündüklerinizi
elbet bilmek isteriz” dedi vezirler; “İran’a yapılacak bu cihâdda galip
gelmek güçtür” diye düşündüklerini söyleyemiyorlardı. Ömrünü muharebe
meydanlarında geçirmiş olan Abdullah isminde yaşlı bir yeniçeri:
“Sultânım! Ne durursunuz? Allahü teâlâ yolunuzu açık, kılıcınızı keskin
eylesin! Biz dahî gittiğiniz yere gider, kaldığınız yerde kalırız!”
dedi. Bu sözü dîvânda olan herkes kabûl ettiler. Bunun üzerine Yavuz
Sultan Selim Hân; “İnşâallahü teâlâ kılıcımız İran toprakları üzerinde
şerefle dolaşacaktır. Vezirlerim benimle beraber gelecektir. Âlimlerim
de, Tebrîz’de eda edeceğimiz Cum’a namazı için hazır olsunlar. Yalnız;
Eshâb-ı Kirâma (radıyallahü anhüm) söverek dil uzatan, cemâatle namaz
kılmayı men eden, câmilerdeki minberleri yaktıran, Ehl-i sünnet olan
âlimleri öldüren, birbirlerinin kadınlarını tasarruf etmeyi mübah kabûl
eden, Şeybek Hân’ın kafatasıyla şarap içen bu Şah İsmâil’in ve
taraftarlarının küfrüne ve kanlarının helâl olduğuna dâir ulemâ ne
buyurur?” diye sordu. Molla Arab lakabıyla meşhûr Muhammed bin Ömer,
Sarı Gürz lakabıyla meşhûr Nûreddîn Hamza, Zenbilli Ali Cemâlî Efendi,
Ahmed İbni Kemâl Paşa ve daha pekçok âlimler böyle bir cihâdın farz
olduğuna, Şah İsmâil’e haddînin bildirilmesinin lâzım geldiğine dâir
fetvâ verdiler. Bunlardan Sarı Gürz Nûreddîn Hamza Efendi’nin verdiği
fetvâ şöyledir:
“Hüvelmu’în
Bismillâhirrahmânirrahîm. Sevdiği kullarına yardım eden, düşmanlarını da
kahreden Allahü teâlâya hamdolsun. Peygamberlerinin en üstünü olan
Muhammed aleyhisselâma ( aleyhisselâm ) ve O’nun âline ve eshâbına
(radıyallahü anhüm) salât-ü-selâm olsun. Ey müslümanlar! Biliniz ve
anlayınız ki, Eshâb-ı Kirâm düşmanı râfizîlerin reîsleri, Erdebiloğlu
Şah İsmâil’dir. Onlar, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) yolunu ve
sünnetini beğenmezler. Kur’ân-ı kerîm ile alay ederler. Allahü teâlânın
haramdır buyurduğuna helâldir derler. Kur’ân-ı kerîmi ve diğer din
kitaplarını tahkir edip yakarlar. Bütün Ehl-i sünnet âlimlerine ve sâlih
müslümanlara ihânet edip, onları öldürürler. Mescidleri yıkarlar. Bu
taifeye mensûb olanlar, reîsleri olan Şah İsmâil mel’ûnunu ilâh yerine
koyup secde ederler. Hazret-i Ebû Bekr’e ve hazret-i Ömer’e sövüp,
hilâfetlerini inkâr ederler. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm )
hanımı hazret-i Âişe vâlidemize iftira edip söverler. İslâmiyeti yıkmak
için uğraşırlar. Onların bunlara benzer dîn-i İslama aykırı olan pekçok
bozuk i’tikâdları ve hareketleri vardır ki, şahsen benim katımda ve
diğer âlimlerin katlarında tevâtür derecesinde bilinmektedir. Onlar,
görünen bu hareketleri ile, dînimizin hükmüne ve kitaplarımızın
bildirdiğine göre fetvâ verdik ki; kâfirdirler, mülhiddirler. Herhangi
bir kimse dahî onların bâtıl olan dinlerini heğense ve rızâ gösterse
kâfir olur. Bunları öldürüp cemaatlarını dağıtmak bütün müslümanlara
vâcibdir, farzdır. Müslümanlardan ölenler, sa’îd ve şehîd olup Cennet-i
a’lâdadır. Ötekilerden ölenler ise, hor ve hakîr olup Cehennemin
dibindedirler. Bunların hâli kâfirlerin hâllerinden daha beterdir. Zîrâ
bunların boğazladıkları ve avladıkları, okla, doğanla ve köpek ile de
olsa murdardır. Kendilerinden veya başkalarından kız alıp nikâhlasa,
nikâhları bâtıldır. Ölenin vârisi olamaz, mîras alamaz. Müslüman
devletin Pâdişâhı, bunların erkeklerini öldürüp, mallarını, kadınlarını
ve çocuklarını İslâm askeri arasında paylaştırmalıdır. Bunların
yaptıkları tövbelere ve istiğfarlara aldanmamalı, hiç dinlemeyip
öldürmelidir. Bunlardan olduğu bilinenler, veyahut onlara giderken
yakalananlar dahî öldürülmelidir. Netice olarak. Eshâb-ı Kirâm düşmanı
olan bu râfizîler, hem kâfirdirler, hem mülhiddirler ve hem de fesâd
ehlidirler, iki cihetten de katledilmeleri vâcibtir. Yâ Rabbi! Dînine
yardım edenlere yardım eyle. Müslümanlar arasında fitne çıkaranları
kahreyle. Âmin. Kulların en fakiri Sarı Gürz lakabıyla tanınan Nûreddîn
Hamza”
Sultan Selim Hân, Kur’ân-ı kerîmde Tevbe
sûresinin yetmişüçüncü âyet-i kerîmesinde; “Ey sevgili Peygamberim (
aleyhisselâm ) Kâfirlerle ve münâfıklarla cihâd et, döğüş! Onlara sert
davran” emrine uyarak, râfizîlere hadlerini bildirmek için İran’a sefer
kararı aldı. Sefer hazırlığı esnasında, şehzâdeliğinden beri tesbit
ettirdiği bozguncuları, memleket aleyhinde çalışanları; sürgün, hapis ve
gerekli olan cezalarla cezalandırdı. Böylece âsi, hâin ve ahlâksızlan
Anadolu ve Rumeli’den temizledi. Devletin birlik ve beraberliğini
sağladı. Savaş için gerekli hazırlıkları bitiren Yavuz Sultan Selim Hân,
Manisa’da vâlilik yapan oğlu şehzâde Süleymân’ı yerine vekîl bıraktı ve
23 Muharrem 920 (20 Mart 1514) Pazartesi günü Edirne’den İstanbul’a
hareket etti. On günde İstanbul’a gelerek ordugâhını Eyüb semtinin Fil
Çayırı’nda kurdu. Sultan Selim, Eyyûb Sultan hazretlerini ve diğer
Sahâbe-i Kirâmın (radıyallahü anhüm) kabri şerîflerini ziyâret etti.
Onlardan mâ’nevî yardımlarını istedi.
Ordusunu
Üsküdar’a geçirdikten sonra, sür’atle doğuya doğru yol almaya başlayan
Sultan Selim Hân, İzmit’e gelince, daha önce yakalanan Şah İsmâil’in
casuslarından Kılıç ismindeki kimseye; “Var, gördüğünü şahına söyle.
Muradımızı beyân eyle” diyerek Şah İsmâil’e gönderdi. Kılıç, aynı
zamanda Sultan Selim Hân’ın hem tehdid, hem de nasihat dolu bir
mektûbunu Şâh’a götürüyordu. Yavuz Sultan Selim Hân mektûba şunları
yazmıştı:
“Bilesin ve anlıyasın ki, ilâhî
hükümlerden yüz çevirenlerin, Allahü teâlânın dînini yıkmaya
çalışanların bu hareketlerine, bütün müslümanların ve adâletsever
hükümdârların kudretleri nisbetinde mâni olmaları farzdır. Sen ki,
müslümanların memleketlerine saldırdın, şefkat ve utanmağı bir tarafa
bırakarak zulm kapılarını açtın. Günahsız müslümanları incittin. Fitne
ve fesadı kendine gaye kabûl ettin. Nefsinin kötü arzularına ve
fıtratındaki bozukluklara uyarak, dîn-i İslâmın emirlerini değiştirmeğe
kalktın. Haramlara helâl diyerek nice müslümanları ifsâd ettin.
Mescidleri yıktın, türbeleri ve mezarları yaktın. Âlimleri ve Peygamber
efendimizin ( aleyhisselâm ) neslinden gelen mübârek seyyidleri
öldürdün. Kur’ân-ı kerîmi hela çukurlarına attın. Hazreti Ebû Bekr’e ve
Hazreti Ömer’e söverek hakaret ettin. Bu saydıklarım senin kötü
hâllerinden sâdece birkaçıdır. Dillerde dolaşmakta olan bunlar ve
bunlara benzer hareketlerinden dolayı, âlimlerim, kesin delîllere
dayanarak senin kâfir olduğuna, dinden çıkıp mürted olduğuna fetvâ
verdiler. Ayrıca senin ve sana tâbi olanların öldürülmelerinin vâcib
olduğuna, mallarınızın yağma, kadın ve çocuklarınızın esîr edilmesinin
mübah olduğuna da fetvâ verdiler. Bu durum karşısında Allahü teâlânın
emirlerini yerine getirmek.
Zulm görenlere
yardım etmek için merasimlerde kullandığım padişahlık elbiselerimi
çıkardım. Zırhımı giyip, kılıcımı kuşandım. Atıma binerek Safer ayının
başında Anadolu yakasına geçtim. Maksadım, Allahü teâlânın inâyetiyle
senin şahlığını yok etmek ve bu sûretle, âcizler üzerinden zulmünü ve
fesadını kaldırmaktır. Ancak, kılıçtan önce sana, “Sünnet-i seniyye
icâbı” İslâmiyeti teklif ederim. Eğer yaptıklarına pişman olup cân-ü
gönülden istiğfar eder ve aldığın kaleleri geri verirsen, tarafımızdan,
dostluktan başka birşey görmezsin. Fakat kötü hâllerine devam ettiğin
taktirde, zulümlerinle simsiyah yaptığın yerleri nûra kavuşturmak ve
senin elinden almak üzere, Allahü teâlânın izniyle yakında geleceğim.
Takdîr ne ise öyle olacaktır.”
Yavuz Sultan
Selim Hân ordusuyla İzmit’ten Yenişehir’e geldi. Burada, Anadolu ve
Rumeli Beylerbeyleri de orduya katıldılar. On gün sonra Seyyidgâzi’ye,
oradan da Konya’ya ulaştılar. Sultan Selim, Konya’da Mevlânâ
Celâleddîn-i Rûmî, Sadreddîn-i Konevî, Şems-i Tebrîzî (rahmetullahi
aleyhim) gibi evliyânın türbelerini ziyâret etti. Şah İsmâil’e karşı
muzaffer olması, müslümanları bu belâdan kurtarması için o mübârek
zâtların rûhlarından yardım talebinde bulundu. Bu türbelere hizmet
edenlere bol bol ihsânlarda bulundu. Sonra ordusuyla Kayseri’ye yürüdü.
Bu arada Dülkadir beyi Alâüddevle’ye bir mektûp yazarak; Şah İsmâil
aleyhine “birlikte savaşa girelim” dediyse de, Şah İsmâil’e düşman
olmasına rağmen, Osmanlılarla da geçinemeyen ve Memlûklerden himâye
gören Alâüddevle buna yanaşmadı. Hattâ Sultan Selim’e, düşmanca bir
tavır bile takındı.
2 Temmuz’da Sultan Selim
Hân, ordusuyla Sivas’a girerken, yaşlı bir çoban koşarak huzûruna geldi
ve; “Sulağımıza hoş geldin sultânım. Görüyorum ki, yorgunsun ve açsın.
Bu fakire misâfir olursan gönül alırsın” dedi. Yavuz Sultan Selim Hân;
“Ben tek başıma değilim çoban baba. Ardımda koca bir ordu var”
buyurunca, çoban tevekkülle boynunu büktü ve; “Allahü teâlâ kerîmdir.
Hele sen bir mola ver. Misâfir kısmetiyle gelir” dedi. Sultan Selim Hân;
“Bunda bir hikmet olsa gerektir!” diyerek ordusuna mola verdi. Çadırlar
kuruldu. Çoban sürüden dört koyun seçerek yüzüp temizledi ve kazana
koydu. Sonra Sultan Selim Hân’a; “Sultânım! Askerler eti yerken
kemikleri sakın kırmasınlar” diye ricada bulundu. Kazanlarda etler
pişirildi ve gaziler da’vet edilerek kemiklerin kırılmaması tenbîhlendi.
Nöbet nöbet sofralara oturuldu. Bütün ordu doyuncaya kadar yemelerine
rağmen dört koyunun etini bitiremediler. Sonra çoban, kemikleri bir
araya getirerek duâ etti. Askerler “Âmin” dedi. Koyunlar, Allahü
teâlânın izniyle dirildi ve sürüye katıldı. Sâdece biri topallıyordu.
Herkes şaşırmıştı. Yavuz Sultan Selim Hân, çobana; “Bu niçin
topallıyor?” diye sorunca çoban; “Bir kemiği noksan olduğu için” dedi.
Bunun üzerine Sultan Selim Hân sakladığı aşık kemiğini çıkardı ve “Baba!
Sizi denemek istemiştim. Kâmil bir velî olduğunuz anlaşıldı. Kusurumuz
af ola. Bizi duâlarından eksik etme” diye rica etti. Çoban da; “Allahü
teâlânın yardımı senin üzerindedir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen
sevgili ve şerefli Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) ve Eshâb-ı
Kirâmı (radıyallahü anhüm) senin yanındadır. Merak etme zafer senin
olacak, muzaffer olarak döneceksin!” dedi.
Yavuz
Sultan Selim Hân, Sivas’a geldiklerinde orduyu teftiş etti. Mevcûdun
yüzkırkbin kişi olduğu görüldü. Ayrıca beşbin zâhireci ile altmışbin
deve vardı. Askerin kırkbininin Kayseri-Sivas arasında beklemelerini,
yiyecek tedâriki yapmalarını emretti. Çünkü; Şah İsmâil’in
kumandanlarından Ustaclı Mehmed Hân, Osmanlı ordusunun ileri harekâtını
duymuş, burada oturan halkı daha içerilere sürerek, geride kalan heryeri
ateşe vermişti. Bunun için İran topraklarına girecek Osmanlı ordusunun
beslenmesi zor olabilirdi. Sultan Selim Hân, Allahü teâlânın ihsânıyla
bu durumu daha iki sene önce gönül gözü ile keşfetmiş, Rumeli’de yetişen
buğdayları Trabzon’a depo, ettirmişti. Depo edilen buğdaylar un ve
bulgur yapıldı. Bunlar diğer erzaklarla birlikte katırlar ve develerle
orduya iletilerek, askerin yiyeceği te’min edildi. Sultan Selim, Şâh’a
Sivas’tan bir mektûp daha gönderdi. Mektûbunda;
“Yapacağım
işlerden, seni birkaç ay evvelinden haberdâr ettim ki, hazırlıklarını
tamamlayıp karşıma çıkasın. Gâfil avlandım, hazırlanamadım demeyesin.
Uzun zamandan beri benim hazırlıklarıma ve gürültülü hareketlerime,
hattâ, Erzincan dağ ve tepelerine gelmeme rağmen, sende hâlâ hiçbir
hareket yok. Öyle gizleniyorsun ki, varlığınla yokluğun farkedilmiyor.
Hâlbuki kılıç da’vâsı güdenlerin belâlara göğüs germesi, yiğitlik
sevdasında olanların, ok ve mızrak yarasından korkmaması gerekir.
Ölümden korkanların kılıç kuşanması ve ata binmesi münâsip değildir.
Eğer gizlenmekten maksadın askerîmin çokluğundan ise, senin bu korkunu
gidermek için, kırkbinini Kayseri-Sivas arasında bıraktım. Herhalde
düşmana bundan daha büyük bir iyilik yapılamaz. Onun için, sende bir
parça gayret varsa karşıma çık” diyordu.
Bu
mektûptan sonra ordu hiçbir karşı hareket görmeden, düşman toprakları
üzerinde yoluna devam ediyordu. Uzun yolculuğa rağmen, düşmanın hâlâ
karşılarına çıkmaması, yeniçeriler arasında hoşnutsuzluğa sebep oldu.
Aylarca yol yürümekten, seferin zorluklarından, gurbetin uzunluğundan
şikâyete başladılar. Rahatlarına düşkün olan ba’zı vezirler de, askeri
bahâne ederek, Pâdişâhın çok sevdiği mahremlerinden Karaman vâlisi
Hemden Paşa’dan, Pâdişâhı geri dönmeye ikna etmesini rica ettiler.
Hemden Paşa, Yavuz Sultan Selim’in en yakın nedimi idi. Her husûsta
Pâdişâh ile konuşabiliyordu. Hemden Paşa, savaşa gitmeye muhalefet eden
bu vezirlerin ricasını kabûl ederek, Sultan Selim’in huzûruna girdi.
Askerlerin durumunu anlattı. Geri dönmenin daha uygun olduğunu
söyleyince, Sultan Selim onu derhal öldürttü. Şeyhülislâm Zenbilli Ali
Cemâlî Efendi: “Pâdişâhım! Hangi hükme dayanarak katlettirdiniz?” diye
sorduğunda, Sultan Selim; “Âyet-i kerîmeye muhalefet ettiği için
öldürdüm. Allahü teâlâ, Eshâb-ı Kirâmı (radıyallahü anhüm) medhederek
meâlen buyuruyor ki: “Onlar kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi
aralarında gayet merhametlidirler.” “(Ey Peygamberim! Eshâbının) iş
husûsunda fikirlerini al (müşavere et). Müşavereden sonra da bir şeyi
yapmağa karar verdin mi, artık Allahü teâlâya güven ve dayan. Gerçekten
Allahü teâlâ tevekkül edenleri sever. (Feth-29, Âl-i İmrân-159)” Biz bu
cihâda çıkarken, vezirler, âlimler ve komutanlarımızla müşavere ettik.
Karar verdik. Allahü teâlâya tevekkül ederek yürüdük. Hemden’in yerinde
oğlum Süleymân bile olsa idi, onun da boynunu vurmaktan kıl kadar
çekinmezdim” dedi. Hemden Paşa’nın öldürülmesini ve Sultânın bu
sözlerini işiten vezirler ve yeniçeriler, yaptıkları hatânın büyüklüğünü
anladılar. Bir müddet şikâyetleri bıraktılar.
Sultan
Selim Hân, Erzincan’dan Şehsuvâroğlu Ali Bey’i, düşman hakkında bilgi
toplamak için ileriye, Ferahşad Bey’i Tercan üzerine, Faik Bey’i
Bayburt’u işgal etmeye gönderdi. Ordu Erzurum’a yaklaştığında, alınan
iki esîrden mühim bilgiler öğrendi. Şah İsmâil’e bir mektûp daha
gönderdi. Bu mektûpta da şöyle yazıyordu: “Hükümdârların toprakları,
onların nikâhlısı gibidir. Bu i’tibarla erkek ve merd olanlar, ona başka
birinin elinin değmesine dayanamazlar. Hâlbuki günlerden beri
askerlerimle toprakların üzerinde yürüdüğüm hâlde, senden hâlâ bir haber
yok. Aslında şimdiye kadar senin, merdlikle ve celâdetle ilgili bir
hareketin görülmemiştir. Bütün hareketlerin sâdece hileye dayanmaktadır.
Askerîmden kırkbinini buraya getirmiyerek korkunu gidermeye çalıştım.
Buna rağmen gizlenmeye devam edersen, erkeklik sana haramdır. Zırh
yerine çarşaf, miğfer yerine yaşmak kullanarak, serdarlık ve şahlık
da’vâsından vazgeçmelisin.” Selim Hân bu mektûbun yanısıra, bir de kadın
elbisesi gönderdi. Bu mektûplar ile Şah İsmâil’i tahrik ederek, meydana
çıkmasını sağlamaya çalıştı.
Sultan Selim Hân,
askerine bir konakta mola vermişti. Pâdişâh otağına yakın bir yerde,
manastır bulunuyordu. Bu manastırın papazı, Sultan Selim Hân’ın
kendilerine bir zarar yapmasından korktuğu için, yüzlerce kişinin
doyabileceği bir yemek hazırlattı. Sultan Selim Hân’ı, âlimleri ve
komutanları da’vet etti. Yemekten sonra bir müddet sohbet ettiler.
Sohbet sırasında Yavuz Sultan Selim Hân Papaza; “Papaz Efendi!
Cennetmekân babam zamanında mı daha rahat ve huzûr içinde idiniz, yoksa
bizim zamanımızda mı?” diye sordu. Papaz, Sultan Selim Hân’a yaranmak
için; “Haşmetli Sultânım! Elbette zât-ı âliniz zamanında daha rahat ve
huzûr içindeyiz. Babanız zamanında bu kadar rahat değil idik” deyince,
Sultan Selim birden hiddetlendi ve “Vurun boynunu!” buyurdu. Hemen
papazı dışarı çıkarırlarken, Zenbilli Ali Cemâlî Efendi, Pâdişâhın
haksız yere adam öldürerek, bir cinâyet işlemesinden korktuğu için,
birden Sultâna; “Hünkârım! Dînimizin hangi hükmüne uyarak bu papaza ölüm
fermanı verdiniz?” dedi. Selim Hân Ali Cemâlî Efendi’ye, sende mi
anlamadın der gibi yüzüne baktıktan sonra; “Efendi hazretleri! Peygamber
efendimizin ( aleyhisselâm );“İnsanların en iyisi, benim zamanımda
bulunan müslümanlardır. Onlardan sonra en iyisi onları görenlerdir.
Onlardan sonra da en iyisi, onları görenleri görenlerdir. Onlardan sonra
gelenlerin içinde iyi olmayanlar do vardır.” hadîs-i şerîfini ne çabuk
unuttunuz. Bu hadîs-i şerîfe muhalefet ettiği, sevgili Peygamberimizin (
aleyhisselâm ) bu sözüne aykırı düşündüğü için elbette cezası îdâm
olur. Babamın zamanı Peygamber efendimize daha yakındır. Hiç bizim
zamanımız babama göre daha iyi olabilir mi?” buyurdu.
Ordu
Eleşkirt civârına geldiğinde, yeniçerilerin yeniden isyankâr
konuşmaları başladı. “Pâdişâh bizi nereye götürür? Daha ne kadar
gideceğiz? Askerde savaşacak hâl mi kaldı? Bu şekilde kaçan düşman
kovalanır mı? Üç aydır yol alan askere bu yapılan reva mıdır? Merhamet
bu mudur? Geri dönülmezse yapacağımızı biliriz!” gibi ileri geri
fısıltılar duyuluyordu. Nihâyet Ağustos ayının ortasında, beşyüz kadar
yeniçeri, konaklanan bir yerde, Pâdişâhın otağına ok atmaya, kurşun
sıkmaya başladılar. Bu sırada Sultan Selim, Hersek-zâde Ahmed Paşa ile
konuşuyordu. Silah seslerini duyan Sultan, Ahmed Paşa’ya; “Bre bu
nedir?” diye gürleyince, Vezir-i a’zam Ahmed Paşa sapsarı kesildi.
Şaşkın ve perişan bir hâlde: “Yeniçeri kullarınız silah ta’limi yaparlar
sultanım, diyebildi. Sultan Selim Hân; “Paşa Paşa!.. Sen uykudasın
herhalde. Baksana asker isyan üzeredir. Edebsizliğe billahi rızâmız
yoktur” diyerek dışarı çıkıp, Karabulut ismindeki atına bir sıçrayışta
bindi. İsyan eden yeniçerilerin üzerine yıldırım gibi atını sürdü.
Önlerine geldiğinde şimşek çakan gözlerini askerin üzerinde
dolaştırdıktan sonra, atını şaha kaldırdı ve; “Bre câhiller! Karar
verdik, i’lâ-yı kelimetullahı yüceltmek için yola çıktık. Hedefimize
henüz gelmiş değiliz. Düşmanla karşılaşmadan da geri dönmemiz mümkün
değildir. Bunu düşünmek bile çok kötüdür. Ne gariptir ki, Şâh’ın
adamları bâtıl inanışları uğrunda efendileri için can verirlerken,
içimizdeki ba’zı gayretsizler bizi hak yoldan döndürmeye uğraşıyorlar.
Fakat biz yolumuzdan asla dönmeyecek, emre itaat edenlerle birlikte
hedefimize kadar gideceğiz. Ba’zıları hanımını hayâl edip, yol
yorgunluğunu behâne ederek, “Bundan öte gidemeyiz” derler. Bunun
gibiler, kendileri bilirler. Geri dönerlerse, Dîn-i mübîn yolundan
dönmüş olurlar. Onların behâneleri düşman gelmediği ise, düşman
ileridedir. Eğer er iseniz benimle geliniz. Yoksa Şah oğlunun karşısına
tek başımıza çıkarız” diyerek Karabulut’u ileri sürdü. Bu acı sözlerden
sonra, artık hiç kimse muhalefet etmedi ve Sultan Selim’in arkasından
yola koyuldular, Bu sırada Safevî Devleti’nin başşehri Tebrîz’de,
evliyâdan Molla Kemâleddîn Erdebîlî hazretleri bulunuyordu. O bir ikindi
namazını kıldırdıktan sonra sevdikleri ile sohbete başladı. Sohbette
Hâfız Mehmed Efendi ve Hasen Can ismindeki oğlu da vardı. Kemâleddîn
Efendi, bir ara Hâfız Mehmed’e ve Hasen Can’a bakarak; “Allahü teâlâ
sizi bu büyük belâdan koruyacaktır. Çünkü sizler Hâfız-ı Kur’ân olup,
Hakkın kelâmını nâzil olduğu gibi korumaktasınız” buyurdu. Bunun üzerine
Hâfız Mehmed; “Efendim! Osmanlı sultânı bu ülkeye ayak basmak üzeredir.
Bu işin sonu, nereye varacak?” diye suâl edince; Kemâleddîn Erdebîlî
hazretleri; “Bu gelen sultan öyle bir zâttır ki, kendiliğinden buralara
gelmez. Bu bedbahtı (Şah İsmâil’i), cezalandırmak için, Hak teâlâ
tarafından me’mûr edilmiş görürüz. Bütün evliyânın ruhları onunladır.
Kendisi dahî evliyâlıkta rütbe ve makam sahibidir” diye cevap verdi.
Hâfız Mehmed; “Cezalandırmak için gelir buyurduğunuzdan anlaşılıyor ki,
Şâh’ı tepeleyip mağlup edecektir” dedi. Kemâleddîn Erdebîlî’de; “Allahü
teâlâ daha iyisini bilir ki, büyük bir bozgun var. Fakat, Şah İsmâil
habisi canını kaçıp, kurtaracaktır” buyurdu.
Sultan
Selim Hân, ordusuyla Kazlıgöl mevkiine geldiğinde, Şehsuvâroğlu Ali
Bey’in verdiği habere göre, Şah İsmâil ordusuyla Hoy şehrine gelmişti.
Bu habere Sultan Selim çok sevindi. Ali Bey’e hediyeler verdi. Şah’ın
Çaldıran’da toplanacağı haberi kesinlik kazandı. Daha sonra gelen
haberlere göre, Şâh’ın ordusu Çaldıran’da idi. Osmanlı ordusu, Danasazı
mevkiine geldiğinde güneş tutulması oldu. Bu hâl Osmanlı lehinde hayra
yorumlandı. Hersek-zâde Ahmed Paşa ve Sinân Paşa, askerlerin
ma’neviyâtım devamlı yüksek tutuyor, ordunun galip geleceğini
söylüyorlardı. Kumandanların böyle konuşmaları, askerlerin moralini
yükseltiyordu.
Osmanlı ordusu, yirmiiki Ağustos
günü Çaldıran’ın Akçay Vadisi tepelerinde konakladı. Şâh’ın ordusu ile
aralarında, beş-altı km.’lik bir mesafe kalmıştı. O güne kadar
ikibinbeşyüz km. yol gelen yorgun askere, her an hücuma hazır, istirahat
etmeleri bildirildi. Akşam, Sultan Selim Hân komutanlarını toplayarak;
“Hücum hakkında ne düşünürsünüz?” diye sordu. Vezîr-i a’zam Hersek-zâde
Ahmed Paşa; “Sultânım! Uzun yolculuktan geliriz, askerîmiz yirmidört
saat dinlense iyi olur diye düşünürüm” deyince, Sultan Selim Hân
celallendi; “Paşa! Paşa! Saçını sakalını devlet işlerinde ağartmışsın
amma, Osmanlı gazilerini daha tanıyâmamışsın. Hele sancaklar açılsın,
kösler vurulup mehter marşları çalınsın, ne yorgunluk kalır ne
uykusuzluk. Bir daha böyle mütâlâa istemem” dedi vezirler ve paşalar ne
söyleyeceklerini düşünürlerken, Defterdar Pîri Mehmed Çelebi heyecanını
yenemiyerek; “Şevketlü Sultânım! Eğer derhal muharebeye başlamaz, bir
müddet daha gecikir isek, ordumuzdaki Şah İsmâil’in casusları,
askerîmizi aldatırlar. Ne kadar zaman kaybedersek o kadar adamımızı
kandıracaklardır. Ordumuzun içindeki Şâh’a meyleden kimselerin, düşmanla
temas ederek, o tarafa geçmeleri veya harbe isteksiz girme ihtimâli de
vardır. Böyle bir duruma meydan vermeden, sabah erkenden muharebeye
girmek bize uygun gelmektedir” deyince, Sultan Selim Hân sevinçle
yerinden kalktı, defterdâr’ın yanına gelip omuzunu okşadı. Gözlerini
komutanlarının üzerine gezdirdikten sonra; “İşte yegâne doğru rey
sahibi! Ne yazık ki, vezir olmamış!” diyerek takdîrlerini bildirdi.
Sonra Sinân Paşa ve diğer komutanlar bu görüşü kabûl ettiler ve hep
birlikte; “Sultânım! Allahü teâlâ kılıcınızı keskin eylesin!” dediler.
Sultan da; “Cenab-ı Hak mu’înimiz, yardımcımız olsun” diye duâ ettikten
sonra dîvân dağıldı.
O gece Sultan Selim Hân
sabaha kadar uyumadı. Allahü teâlâya göz yaşları arasında ibâdet eyledi.
Otağ-ı hümâyunun yere serilmiş halılarını kaldırıp, pak toprağa mübârek
alnını koyarak secdeye kapandı. Gözlerinden akan yaşlar toprağı
ıslatırken; “Yâ Rabbi! Senin dînini yaymak, ism-i şerîfini yüceltmek
için buralara kadar geldim. Hâtem-ül-enbiyâ olan şerefli Peygamberinin (
aleyhisselâm ) hatırı için, Hazreti Ebû Bekr, Hazreti Ömer, Hazreti
Osman, Hazreti Ali efendilerimizin hatırı için, Kur’ân-ı kerîmde överek
bahsettiğin Eshâb-ı Kirâmın hatırı için, bu Ehl-i sünnet düşmanlarını
kahrederek, ordumu muzaffer eyle. Evliyânın rûhlarını bizimle beraber
et!” diye niyazda bulundu. Sonra Karabulut’a binerek istirahat eden
ordusunun arasında gezindi. Yâsîn sûresini okuyarak, askerlerine duâ
etti. Fecrle beraber müezzinler yanık sesleri ile, ezân-ı Muhammedî’yi
okumaya başladılar. Selim Hân, büyük bir haz ile, huşû’ içinde ezânları
dinledi, ölümü düşündü. Belki de bu son savaşıydı. Çok sevdiği cihad
yolunda şehîd olacaktı. Gözlerinden iki damla yaş damladı. Ordu
abdestlerini almış olarak sabah namazının sünnetini kıldılar. İmâm,
“Allahü ekber” diyerek farza durdular, İmâm Fâtiha’dan sonra Fetih
sûresini okudu. Yüzbin kişinin Allahü teâlânın huzûrunda secdeye
kapanmaları, nâdir görülen bir manzara idi. Namazdan sonra bütün ordu el
açarak; Allahü teâlâdan zafer ihsân etmesini, bu uğurda ya şehîd ya da
gâzî olmalarını niyaz ettiler. Duâdan sonra gür sesli müezzin, dâvûdî
sesiyle Haşr sûresinin son dört âyet-i kerîmesini okudu. Sonra herkes,
en yakın silah arkadaşlarıyla helâlleşti. Birlikler savaş düzenine
girdi.
Yirmiüç Ağustos Çarşamba sabahı idi. Sağ
cenahta Anadolu Beylerbeyi Sinân Paşa ve Karaman Beylerbeyi Zeynel
Paşa, sol cenahta Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa ile Şehsuvâroğlu Ali
Paşa, ortada Başkumandan Sultân-ı İklîm-i Rûm Selim Hân hazretleri
bulunuyordu. Yanında Vezîr-i a’zam Ahmed Paşa ve Mustafa Paşa vardı.
Ordu, Akçay tepelerinden Çaldıran ovasına yürüdü. Bir taraftan da kösler
vuruyor, mehter, cenk marşlarını söylüyordu. Marşları işiten asker,
büyük bir heyecanla;
“Allah yoluna cenk edelim, şân alalım şân
Kur’ân’da zafer va’dediyor hazret-i Yezdan!”
diyerek yeri göğü inletiyordu.
Şah
İsmâil, şimdiye kadar devletini Hazar denizinden Umman denizine kadar,
Ceyhun nehrinden Dicle nehrine kadar genişletmişti. Ondört hükümdârla
savaş yapmış, hepsinden galip olarak ayrılmış ve hükümdârlarını
öldürmüştü. Gençti, gözüpekti. Hedefi Osmanlı Devleti’nin topraklarını
elde etmek idi. Sultanlarını öldürüp, devleti işgal edecekti. Yirmiiki
Ağustos günü Çaldıran ovasının en müsait yerine ordusunu yerleştirdi.
Yüzbin kişilik ordunun büyük bir kısmı süvari idi. Şâh’ın plânı, yorgun
olan Osmanlı piyadelerini bu atlı askerleri ile imha etmekti.
Şah
savaş yerine; hanımını, tahtını ve hizmetçilerini de getirmişti.
Savaştan her zaman olduğu gibi kesin olarak muzaffer çıkacağını
sanıyordu. Yirmiüç Ağustos günü sabahı tahtına oturmuş olduğu hâlde,
sakisinden şarap istedi. “Piyâle-i nusret” (zafer kadehi) adını verdiği
kadehle sunulan içkiyi içemeden, kadeh elinden düşüp kırıldı. Şah bir
memlekete hücum etmeden önce dâima bu kadehle şarap içer. bunu bir uğur
telâkki ederdi. Şah bu hâli kötüye yordu. Atına binerek harp sahasına
döndü ve askerlerine; “Bugün Allah, Osmanlıyı, Şâh’ımıza av olarak
gönderdi” diye bağırmalarını emretti. Fakat bu emri i’lâna me’mur olan
asker, Şâh’ın dediklerini ters anlamış ve; “Arkadaşlar! Bilmiş olun ki,
bugün Allah, Şâh’ımızı Osmanlıya av olarak gönderdi” diye bağırmaya
başladı. Bunu işiten Şâh’ın askerlerinin morali bozuldu ve adamın
üzerine yürüyerek linç ettiler.
Şah, tepenin
üzerinden, ovaya tam bir düzen içinde in’en Osmanlı askerlerini görünce,
yanındaki Osmanlı esîrine; “Bu kırmızı sancaklı askerler kimdir?” diye
sordu. Esîr; “Bunlar Niğbolu süvari komutanı Mihaloğlu’nun
askerleridir.” Şah; “Yâ şu yeşil bayraklılar?” esîr; “İsfendiyaroğlu”nun
kumanda ettiği akıncı birlikleri” “Yâ şunlar?” “Karaman askerleri. “Şu
sağ tarafta toz bulutu içinde eğerlerinin kayışları parlayan askerler
Sultan Selim’in askeri mi?”, “Hayır Anadolu Beylerbeyi’nin” “Yâ şu sol
taraftan gelen grup mu Sultan Selim’e bağlı?” “Hayır bu da Rumeli
Beylerbeyi’nindir.” Yavuz Sultan Selim Hân’ın kumanda ettiği
yeniçeriler, sipâhiler, silâhtarlar, azaplar görününce esîr heyecanla
bağırdı; “İşte şevketlü sultânım Selim Hân!..” Nihâyet fazla dayanamayan
Şah, ordusuna; “Hücuuum!..” emrini verdi. Askerleri “Şah” “Şah” diyerek
saldırdılar.
Yavuz Sultan Selim Hân atından
yere indi, ellerini açarak; “Yâ İlâhî! Ordumu muzaffer eyle. Günahlarım
sebebiyle onları kahreyleme...” diyerek duâ etti. Sonra atına bindi.
Askerinin savaş düzenini son bir defa gözden geçirdikten sonra: “Yâ
Allah!.. Bismillah!.. Allahü ekber!..” diyerek hücum emrini verdi.
Osmanlı ordusu “Allah Allah” diyerek çığ gibi Şâh’ın ordusuna yüklendi.
Gemleri salınan atlar, ok gibi ileri atıldı. Sağ cenahın kumandanı Sinân
Paşa, Şâh’ın ordusunun sol kanadıyla önce müthiş bir çarpışmaya sonra
da plân gereği geri çekilmeğe başladı. Şâh’ın kumandanı Ustaclıoğlu,
“Osmanlı ordusunu bozdum, geri çekilmeğe başladılar” diyerek ileri
atıldı. Bir müddet geri çekilen Sinân Paşa, bir anda birliklerini ikiye
ayırarak yanlara çekildi. O anda, daha önce oraya yerleştirilen Osmanlı
topları gürlemeğe başladı. Topların önünde kalan ne kadar İran süvarisi
varsa, kaçmaya fırsat bulamadan, başlarındaki kumandanları Ustaclıoğlu
dâhil olmak üzere hepsi öldü. İran’lılar en güzide kuvvetlerini bir anda
kaybediverdiler.
Bu arada İran Ordusunun sağ
cenahını kumanda eden Şah İsmâil, Osmanlı Ordusunun sol cenahına
yüklenmişti. Rumeli Beylerbeyi Hasen Paşa ilk anda şehid oldu. Osmanlı
ordusu sol cenâhdaki plânı tatbik edemeden, bozularak karışık bir
şekilde geriye çekilmeğe başladı. Bu hâli gören Yavuz Sultan Selim Hân,
“Allah Allah” diyerek yeniçerilerle, sol kanada yardıma koştu. Bir anda
Sultanlarının; “Vurun şahbazlarım! Koman yiğitlerim! Vurun ha, arslan
yürekli gazilerim!” diyen gür sesini işitince, dağılan askerler yeniden
canlandılar. Pâdişâhlan ile birlikte, yalın kılınç düşmanın üzerine
yüklendiler. Askerin ma’neviyatı düzelince geri çekilen Sultan Selim,
yüksek bir tepeden harekâtı ta’kib etmeye başladı. Sinân Paşa’nın plânı
tatbik ederek, yıldırım gibi Şâh’ın ordusunun arkasına dolandığını
görünce, gözleri yaşardı ve ellerini açarak, Sinân Paşa’ya ve ordusuna
duâ etti. Şah İsmâil, ordusunun çepeçevre sarıldığını çok geç anladı.
Şâh’ın ordusu, yeniçeriler karşısında her geçen dakika biraz daha
eriyordu. Şah İsmâil, yenilgiden kurtulamıyacağını anlayınca, atıyla
hamle yapıp cenk meydanından kaçmak istedi. O sırada bir kurşun ile
kolundan yaralandı ve atı çamura saplandı. Yere düşen Şâh’ın karşısına
mızraklı bir Osmanlı yiğidi çıkdı. Şah durakladı, öldürülmek üzere idi. O
anda giyinişi Şâh’a benzeyen, Şâh’ın seyislerinden biri; “Şah İsmâil
benim” diyerek ileri atıldı ve Osmanlı yiğidinin mızrağına hedef oldu.
Şah İsmâil ise, yaralı olduğu hâlde bir ata binerek, tahtını ve hanımını
bırakarak kaçdı. İran ordusu, şahlarının kaçtığını görünce onlar da
firara başladılar. Akşama kadar süren savaş, Osmanlının gâlibiyeti ile
bitti. O gün Çaldıran ovası, onbinlerce râfızîye mezar oldu. Târihin en
büyük meydan muharebelerinden birini, Allahü teâlânın izniyle
kazandığını gören Yavuz Sultan Selim Hân, şükür secdesine kapandı,
sevinç gözyaşları dökerek Allahü teâlâya hamd etti.
Şâh’ın
paha biçilmez tahtını ve yakalanan zevcesini Pâdişâhın huzûruna
getirdiler. Sultânın gözünde bunlar yoktu. O şehid olan askerini
düşünüyordu. Âlimler ve komutanları ile savaş meydanını dolaştı.
Şehidleri için Fâtihalar okudu. Şehid olanlar arasında; Rumeli
Beylerbeyi Hasen Paşa, Sofya Sancak Beyi Malkoçoğlu Ali Bey ve kardeşi
Selanik Sancak Beyi Malkoçoğlu Tur Ali Bey, Pirizren Sancak Beyi
Süleymân, Kayseri Sancak Beyi Üveys, Niğde Beyi İskender, Beyşehir Beyi
Sinân, Mora Sancak Beyi Hasen Ağa gibi nâmdar pehlivanlar vardı. Her
biri için ayrı ayrı Fâtiha’lar okundu. Şehidlerin defn işleri
yapıldıktan sonra, askerin dinlenmesi emredildi.
Yavuz
Sultan Selim Hân, ordusuyla Tebrîz’e yürüdü. Daha önce hazırlık yapması
için, İdrîs-i Bitlisi hazretlerini Tebrîz’e göndermişti. Büyük Câmi’de
ilk Cum’a namazını kıldı. Hutbe, Sultan Selim Hân’ın adına okundu. Selim
Hân Tebrîz’de câmilerin, medreselerin îmân ile uğraştı.
Sultan
Selim Hân, Tebrîz’deki bütün âlimlere ve san’at sahibi olgun kimselere
pek ziyâde alâka ve iltifât gösterdi. Hepsini huzûruna çağırdı. Daha
şehzâdeliği sırasında, Hâfız Mehmed’in ilimdeki ve Kur’ân-ı kerîm
tilâvetindeki üstünlüklerini işitmişti. Huzûruna gelen âlimlere;
“Kur’ân-ı kerîm kırâatında edasının güzelliği ve Dâvûdî sesi ile meşhûr
olan bir Hâfız Mehmed-i Ya’kubî işitirdik. Acaba o burada mıdır, yoksa
vefât etmiş midir? Eğer burada ise okuduğu Kur’ân-ı kerîmi dinlemek
isteriz” dedi. Orada bulunan Hâfız Mehmed, utancından başını önüne eğdi
ve hiç sesini çıkarmadı. Oradakiler; “Efendim! Sorduğunuz Hâfız Mehmed
budur” diyerek, Hasen Can’ın babasını gösterdiler. Sultan Selim Hân;
Hâfız Mehmed’i dikkatle süzdükten sonra: “Sizi dinlemek isteriz”
buyurunca, Hâfız Mehmed, Dâvûdî sesi ile öyle bir Kur’ân-ı kerîm okudu
ki, orada olanlardan ağlamadık kimse kalmadı. Sultan Selim Hân’ın
hayranlığı bir kat iaha artmıştı. Çok iltifât gösterdi ve “Bizimle
İstanbul’a gelirseniz hizmette kusur etmeyiz” dedi. Hasen Can ve babası
buna çok sevindiler.
Ayrıca büyük âlimlerden
Mirzâ Bedîüzzaman da orada bulunuyordu. Mirzâ Bedîüzzaman eski Horasan
hükümdârıydı. Sultan Selim Hân. bu eski hükümdâra çok hürmet göstererek
İstanbul’a da’vet etti. Daha bunlar gibi pekçok âlimi ve san’at
sahiplerini İstanbul’a götürdü.
Yavuz Sultan
Selim Hân bu zaferi ile; Anadolu’da müslümanlar arasında yayılan,
kendilerini gizliyerek tekkelere sızan ve Eshâb-ı Kirâm düşmanlığını
körükleyen sapık inanç sahiplerini temizledi. Asırlarca bu bozuk inancın
yayılmasını önledi. Böylece Ehl-i sünnet i’tikâdını kuvvetlendirerek
İslama hizmeti büyük oldu.
Sultan Selim Hân,
Tebrîz’den onbeş Eylül’de ayrılarak Karabağ’a, oradan Amasya’ya geldi.
Kışı burada geçirdikten sonra, Nisan ayında Kemah seferine çıkarak
kaleyi fethetti. Sultânın niyeti bütün Anadolu’yu yabancılardan
temizlemekti. Dülkadiroğlu’na sıra gelmişti. Alâüddevle’nin Safevîlere
ve Mısır Kölemenlerine yardım ettiğini biliyordu. Hâlbuki Dülkadiroğlu
Alâüddevle’nin kız kardeşi, Yavuz Sultan Selim’in babaannesi idi. Buna
rağmen Alâüddevle, Sultan Selim’e düşmanca hareketler ediyordu. Sultan
Selim. Dülkadiroğlu’nun üzerine, Şehsüvaroğlu Ali Bey’i gönderdi. Ali
Bey, kısa zamanda Dülkadiroğullarını ortadan kaldırdı.
Temmuz
başlarında ordu ile İstanbul’a girildi. Yavuz Sultan Selim Hân,
İstanbul’a gelir gelmez ilk iş olarak yeniçeri ordusunda ıslahat yaptı.
Çaldıran savaşında, yeniçeriyi isyana sevkeden Vezir İskender Paşa’yı,
Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa’yı îdâm ettirdi. Fitneyi yatıştırdıktan,
askerin itaatinden emîn olduktan sonra, tekrar doğuya sefere çıkmak için
hazırlıklara girişti. Anadolu üzerine yapmayı düşündüğü seferlere
rahatça devam etmek için, Avrupa’ya sefer açacakmış gibi hareket ederek.
Haliç
üzerinde büyük bir tersane yaptırdı. Çok kısa bir zaman içinde, üçyüz
gemi yapmalarını emretti. Bunu işiten Hıristiyan devletler,
birbirleriyle yarış edercesine Sultan Selim Hân’a sefirler gönderdiler
ve anlaşmalarını yenilediler.
Yavuz Sultan
Selim Hân, bu anlaşmalardan sonra, rahatlıkla doğu seferlerine
gidebilirdi. Üç senelik bir sefer ile, doğudaki irili ufaklı İslâm
devletlerinin bir bayrak altına gireceğini hesâb etti. Böyle bir
birlikle, bütün hıristiyan ülkelerine karşı koyacak, onların da müslüman
olmalarına ve böylece Cehennem ateşinden kurtulmalarına sebep olacaktı.
Sultan Selim Hân’ın dinli dinsiz bütün insanlara olan merhameti,
onların Cehennemde yanmaması için gösterdiği fedâkârlık fevkalâde idi.
Bunun için; rahatını ve huzûrunu terk edip, at üzerinde aylarca
meşakkatli yolculuğa katlanıp, belki de bu yolda dedeleri gibi şehid
olabilecekti.
Sultan Selim Hân, İstanbul’a
getirdiği âlimleri medreselerde ders vermek üzere vazîfelendirdi. Hasen
Can’a ve babasına, nedim olarak sarayda vazîfe verdi. Onlarla sık sık
sohbetler ederek, yanından ayırmazdı.
Hasen Can
anlattı: “Pâdişâh ekseri geceleri uyumayıp kitap okurdu. Yahut bizimle
evliyâlık hâllerinden bahseder idi. Bir akşam uyuyakalmışım, hizmetine
gidemedim. Sabah namazından sonra gittiğimde bana; “Bu gece görünmedin,
evde ne yaptın?” buyurdular. Ben de; “Sultânım! Birkaç gecedir uykusuz
idim. bu sebeple şerefli hizmetinizden mahrûm kaldım” diye üzüntümü
belirttim. Bunun üzerine Sultan Selim Hân; “Bu uzun gecede bir rü’yâ
görmen lâzım. Söyle bakalım gördüğün rü’yâyı” dedi. Arz olunacak birşey
görmediğimi ifâde ettim. Tekrar, “Bir geceyi hep uyku ile geçirdiğin
hâlde, rü’yâ görmemek olur mu? Elbette görmüşsündür, söyle” buyurdular.
Yemîn ederek, bu gece rü’yâ görmediğimi belirtince başlarını salladılar
ve “Hayret!” dediler. Bir müddet sonra beni, Kapı Ağası Hasen Ağa’nın
bulunduğu kapıya bir iş için gönderdiler. Gittiğimde Hasen Ağa’nın
yanında Hazînedarbaşı Mehmed Ağa, kilercibaşı ve Saray Ağası vardı.
Hasen Ağa tefekküre dalmış ve gözleri yaşlı idi. Diğerleri de kendi
aralarında konuşuyorlardı. Aslında Hasen Ağa, ziyadesiyle sessiz bir
kimse olup, lüzum olmadıkça konuşmazdı. Fakat bugünkü hâlinde bir
fevkalâdelik vardı. “Acaba akrabasından biri mi vefât etti” düşüncesiyle
hâlini, hatırını ve üzüntüsünün sebebini sordum. Hasen Ağa da; “Hayır,
birşey yok” dedi. Lâkin Hazinedar Ağası bana dönerek; “Hasen Can! Bu
gece Hasen Ağa bir rü’yâ görmüş. Onun için düşüncelidir” dedi. Bu söz
üzerine merakım ziyâdeleşti ve “Allahaşkına bu gördüğünüz rü’yâyı haber
veriniz. Zîrâ pâdişâh benden rü’yâ sordu, hattâ ısrar etti” dedim. Sonra
Hasen Ağa’ya; “Lütfen söyleyiniz” diyerek yalvarmağa başladım. Ben
sordukça o da; “Benim gibi bir günahkârın ne rü’yâsı olur ki,
Pâdişâhımızın huzûrunda nakle lâyık olsun” diyerek, kemâl-i hayasından
bu işten vazgeçmemi rica edip durdu. Nihâyet Mehmed Ağa dayanamadı ve
“Hasen Ağa!” Nasıl söylemiyeceksin ki, söylemeğe me’mûr olduğunu
söyleyen sen değil misin? Yoksa hiyânet etmiş olmaz mısın?” dedi. Bunun
üzerine Hasen Ağa, gördüğü rü’yâyı şöyle anlattı: “Bu gece gördüm ki, bu
eşiğinde oturduğumuz kapıyı şiddetle acele acele çalıyorlar. “Hayırdır
inşâallah. Ne haber var?” diyerek ileri vardım. Kapının bir miktar
açıldığını ve önünde Arabistanlı olduğu anlaşılan nûr yüzlü bir kimsenin
beklediğini gördüm. Onun birazcık kenarında yine nûr yüzlü üç kimse
daha duruyordu. Duruşlarından çok heybetli kimseler olduğu anlaşılıyordu
ve ellerinde birer sancak var idi.
Kapıyı
çalanın elinde ise Pâdişâhımızın ak sancağı bulunuyordu. Kapı önündeki
nûr yüzlü yiğit bana; “Buraya niçin geldiğimizi biliyor musun?” diye
sordu. Ben de; “Buyurun efendim” dedim. O mübârek zât; “İsmim Ali bin
Ebî Tâlib’dir. Bunlar dahî, Hazreti Ebû Bekr, Hazreti Ömer ve Hazreti
Osman’dır (radıyallahü anhüm). Bizi Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm )
gönderdi. Sultan Selim Hân’a selâm söyledi ve buyurdu ki: “Haremeyn’in
hizmeti ona verilmiştir. Kalkıp gelsin. “Bizden işittiklerini var Selim
Hân’a söyle” dediler ve bir anda kapının önünden kayboldular.
Uyandığımda tere gark olmuşum. Kalkıp esvab değiştirdim. Sabah namazımı
kıldım” dedi. Hasen Ağa, hem rü’yâyı anlatıyor hem de bir taraftan
ağlıyordu. Aralarından ayrılarak Pâdişâhımın, bana emrettiği işi yaptım
ve huzûruna döndüm. Daha, o hizmeti sormadan dedim ki; “Şevketlü
Sultânım! “Sabaha kadar uyuyup da rü’yâ görmediğine şaşılır”
buyurmuştunuz. Rü’yâyı bu Hasen kulunuz değil de başka bir Hasen kulunuz
görmüş. Emriniz olursa arz edeyim” dedim. Emrettiklerinde, Hasen
Ağa’nın anlattıklarını aynen tekrar ettim.” ince kalbli Pâdişâh ben
anlattıkça ağladı ve; “Hasen Can! Meğer adaşın Hasen Ağa gönül ehli bir
kimse imiş. Daha önceleri onu bana medhettikçe; “Bir kimseyi ibâdet
ederken gördüğün zaman onu velî zannediyorsun” der idim. Tevekkeli onu
medhetmiyor, hakîkati söylüyormuşun. Biz sana demezmiyiz ki, biz hiçbir
tarafa me’mur olmadan gitmeyiz. Bizim ecdadımızın hepsi evliyâlıktan
nasîbini almış kimselerdir. Fakat biz onlara benzeyemedik” diyerek,
kendi evliyâlığını gizlemeye çalıştılar. Hâlbuki Allahü teâlâ, Osmanlı
Sultanlarına, yedi evliyâ kudreti ihsân eylemişti. Sultan Selim’in
evliyâlık yönü diğerlerinden daha ziyâde idi. Aslında o gece Sultan
Selim Hân’a; “Emîr, Hasen Efendi’ye bildirildi” diye buyurulmuş idi.
Yavuz Sultan Selim Hân, bu ma’nevî emri de alınca, niyetinin Peygamber efendimiz tarafından tasdik edildiğini anladı.
Sultan
Selim Hân, 922 (m. 1516)’de Vezîr-i a’zam Sinân Paşa’yı, kırkbin
kişilik bir ordu ile, Çaldıran savaşında harp meydanından kaçan Şah
İsmâil’in ve ona yardım eden kimselerin tekrar başkaldırmamaları,
ortalıkta fesat çıkarmamaları için gönderdi. Sinân Paşa, Diyarbakır’a
kadar gelecek, burada orduyu dinlendirecek ve geriden gelecek olan
Sultan Selim Hân’ı bekliyecekti. Sinân Paşa ordusuyla Maraş’a geldi.
Maraş’tan sonra Diyarbakır’a gidebilmesi için Malatya üzerinden geçmesi
gerekiyordu. Malatya ise Memlüklülerin elinde bulunuyordu. Sinân Paşa;
“Fırat nehrini geçip, Diyarbakır’a gitmeye me’mur olduğunu hududdaki
Memlûk beylerine bildirerek, Fırat’ı geçmeye izin istedi. Memlûk Sultânı
Kansu Gavri, buna izin vermediği gibi ellibin kişilik bir ordu ile
Şam’a geldi. Kansu Gavri’nin Şah İsmâiî ile ittifâk hâlinde olduğu da
söyleniyordu. Sinân Paşa, bu durumu Sultan Selim Hân’a; “Kansu Gavri,
Fırat üzerinden köprü kurarak geçmemize izin vermediği gibi, ordusuyla
Şam’a geldi” diye bildirdi. Bunun üzerine Selim Hân dîvânı topladıktan
sonra; “Müslümanlara işkence ve eziyet edip, Eshâb-ı Kirâm (radıyallahü
anhüm) ve Ehl-i sünnet âlimlerini kötüleyenlere karşı sefere giderken,
buna mâni olmak isteyen bir İslâm hükümdârına karşı ne yapmak lâzım
gelir?” diye sordu. Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemâlî Efendi ve âlimler;
“Böyle bir hükümdâra karşı savaş etmek lâzım gelir” fetvâsını verdiler.
Bu fetvâ üzerine Sultan Selim Hân, ordusunu toplayıp 922 (m. 1516)
senesinde Suriye’ye doğru hareket etti. Üsküdar’a geçen ordu mehterin
yürüyüş marşı ile yola koyuldu. Bir taraftan Dâvûdî sesli hafızlar,
Kur’ân-ı kerîm okuyarak, askerin cihad şevkini artırıyordu.
Gebze’de
ilk mola verildi. Ordunun geçtiği yollar bağlık bahçelik idi. Asmalar
salkım salkım olgun üzümlerle, ağaçlar kırmızı elmalarla doluydu. Yavuz
Selim Hân, “Acaba askerîm, sahibinden izinsiz üzüm ve elma koparıp yer
mi?” diye kendi kendine düşüncelere daldı. Bir müddet bu düşüncelerle
tereddüt içinde kaldıktan sonra yeniçeri ağasını huzûruna çağırdı ve
“Ağa! Fermânımızdır. Bütün yeniçeri, sipâhi ve azap askerinin heybeleri
yoklansın. Heybesinden bir elma ve üzüm salkımı çıkan asker, derhal
huzûrumuza getirilsin!” buyurdu. Yeniçeri ağası; “Ferman Sultânımındır”
diyerek ayrıldı. Yeniçeri ağası, saatlerce heybeleri araştırtdıktan
sonra, Sultan Selim Hân’ın huzûruna gelip; “Hünkârım! Askerin
heybelerini araştırdık, asmaları ve elma ağaçlarını inceledik.
Heybelerde üzüm veya elma bulamadık. Asma ve ağaçlarda da koparılma
izlerine rastlıyamadık” dedi. Bu habere Sultan Selim Hân çok sevindi.
Üzerindeki ağırlık ve zihnindeki düşünce kalkmıştı. Secde-i şükre
kapandı. Sonra ellerini açarak “Allahım, sana sonsuz hamd-ü-senâlar
ederim. Bana haram yemeyen bir ordu ihsân eyledin. Eğer askerlerim
içinde bir tek kimse, sahibinden izinsiz bir elma koparıp yese idi,
Mısır seferinden vazgeçerdim” dedi. Sonra yeniçeri ağasına; “Çünkü ağa!
Haram yiyen bir ordu ile, beldelerin fethi mümkün olmaz” buyurdu.
Sultan
Selim Hân, her seferinde olduğu gibi, Mısır seferinde de hocası
Abdülhalîm Efendi, Ahmed İbni Kemâl Paşa ve daha pekçok âlimi ve nedimi
Hasen Can’ı yanında götürüyordu. Fırsat buldukça, onlarla sohbetler
ediyordu. Onlara; “Biz, Allahü teâlânın dînini yaymak, i’lâ-yı
kelimetullah için cihâda gidiyoruz. Biz Rabbimizin rızâsı için cenge
gideriz. Harplerimizde kimse başka maksat aramasın” derdi.
Selim
Hân, ordusuyla yirmibeş günde Konya’ya ulaştı. Mevlânâ Celâleddîn-i
Rûmî, Sadreddîn-i Konevî, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin (rahmetullahi
aleyhim) kabr-i şerîflerini ziyâret ederek, mübârek rûhlarından yardım
istedi. Yine bu velîleri Allahü teâlâya vesile ederek, muzaffer olmaları
için, duâ edip gözyaşları döktü. Sultan Selim Hân, yirmibin kişilik
ordusuyla, Konya’dan Kayseri’ye, oradan da Elbistan’a geçerek Sinân
Paşa’nın kuvvetleriyle birleşti.
Sultan Selim
Hân’ın, üzerine geldiğini anlıyan Kansu Gavri, Şah İsmâil’e bir mektûp
göndererek, birleşme teklif etti. Sultan Selim Hân’ın ilk niyetinin
kendi üzerine gelmek olmadığını öğrenen Şah İsmâil, Selim Hân’dan
korktuğu için, Mısır Sultânından zaman istedi. Bu sırada kendisine gelen
Osmanlı elçilerine kötü muâmele ederek hapsettiren Kansu Gavri,
yetmişbin kadar asker toplayarak, Haleb’e doğru hareket etti. Sultan
Selim Hân’ın Malatya’ya yaklaştığını öğrenince, Osmanlı elçilerini
serbest bırakıp, Selim Hân’a da bir özür dileme mektûbu yazdı. Osmanlı
elçileri Selim Hân’a gelip durumu bildirdiklerinde, Sultan elçilerine
yapılan hakarete çok üzüldü. Elçiler ayrıca Kansu Gavri’nin şu sözünü de
naklettiler: “Sultan Selim Hân bize yazdığı mektûplarda bize, “Babamız”
diye hitâb ederdi. Şimdi üzerimize gelir. Hiç evlat babasıyla harp eder
mi? Bunu vardığınızda kendisine sorunuz.” Bunu işiten Selim Hân; “Biz
maksat sahibi kimseleriz. Allahü teâlânın yolunda cihâda giderken,
önümüze öz kardeşlerimiz bile çıksa üzerine yürürüz. Nitekim öyle de
oldu. Bunu Memlûk Sultânı bilmez mi?” diye cevap verdi.
Bu
arada yapılan çeşitli haberleşmeler neticesinde, Mısır Sultânının
Mercidâbık ovasında, ordusuna karargâh kurduğu öğrenildi. Sultan Selim
Hân da, yol üzerinde bulunan Malatya’yı almış, Gazianteb’i geçip,
Tel-Habeş denilen yere gelmişti. Memlûk ordusuna bir günlük yol
kalmıştı. Sultan Selim Hân; “İnşâallahü teâlâ yarın cenk günüdür. Herkes
niyetini kavî eylesin ve zafer için duâ etsin” buyurdu. Sinân Paşa ise;
“Sultânım! Yarın büyük bir gün olacak. Korkarım ki, heyecana gelip, her
zamanki gibi düşmanın ortasına yalnız başınıza yalınkılıç dalar,
kendinizi ateşe atarsınız. Size bir zarar gelirse yüreğimiz dilhûn olur,
çok üzülürüz” dedi. Sinân Paşa, Selim Hân’ın geride durmasını tavsiye
ediyordu ki, Sultânın şimşek gibi çakan gözleriyle karşılaşınca, susmak
mecbûriyetinde kaldı ve Sultânın; “Sinân, Sinân! Sen bizi ne sanırsın?
Biz Cennet mekân dedemiz Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın torunuyuz. Çadır
içinden savaş idâre etmeyiz” buyurduğunu, büyük bir haz içinde dinledi.
Yirmibeş
Receb 922 (m. 1516 Ağustos) târihinde iki ordu, Mercidâbık sahrasında
karşı karşıya geldiler. Kansu Gavri ordusunun merkezinde bulunuyordu.
Sağ cenaha Hayrbay sol cenaha ise Sibay isimli komutanları ta’yin
etmişti ve bütün gücünü bu savaş için getirmişti.
Sultan
Selim Hân, yeniçeriler ve azaplar ile merkezde idi. Sağ kanada Anadolu
Beylerbeyi Zeynel Paşa komuta ediyordu. Karaman Beylerbeyi Hüsrev Paşa,
Şehsuvâroğlu Ali Bey ve Ramazanoğlu Mahmûd Bey, Zeynel Paşa’ya yardım
edeceklerdi. Sol kanada, Rumeli Beylerbeyi Küçük Sinân Paşa komuta
edecekti. Bıyıklı Mehmed Paşa, İsfendiyaroğlu Mehmed Paşa, Mengli
Giray’in oğulları Se’âdet ve Mübârek Giray. Sinân Paşa’ya yardım
edeceklerdi. Üçyüz top, zincirlerle birbirlerine bağlanmış bir hâlde
zamanı gelince ateşlenecekti.
Sabah namazından
sonra müezzinler, Haşr sûresinin son âyet-i kerîmelerini okumuşlardı.
Yavuz Sultan Selim Hân, âlimlere ve velîlere duâ etmek ve Kur’ân-ı kerîm
okumak üzere vazîfe vermişti. Davudî sesli hafızlar Fetih sûresini
okuyorlardı. Aynı birlikte olan askerler helâllaşıyor, biraz sonra
başlayacak olan harbe hazırlanıyorlardı. Güneş doğduktan sonra kösler
vurulmaya, mehter cenk marşlarını söylemeye başlayınca, savaşa alışkın
atlar kişniyor, toprağı toynaklıyordu. Yerinde duramıyan atlar sık sık
şaha kalkıyor, ileri atılmaya çalışıyorlardı. Saatler geçmek bilmiyordu.
Osmanlı yiğitleri büyük bir sabır ve heyecanla Pâdişâhlarının hücum
emrini bekliyorlardı. Askerler tekrar tekrar: “Allahü teâlânın rızâsı
için Cenâb-ı Hakkın ismi şerîfini yüceltmek için...” diye niyetlerini
tazeliyorlardı. Bu sırada Yavuz Sultan Selim Hân’ın; “Ölmek, yok olmak
değildir. Eğer şehidlik müyesser olursa âhırette saadet bizimdir. Şayet
düşmana galip gelirsek dünyâda devlet bizimdir” buyurduğu askerlere
bildirildi. Bütün gözler Sultan Selim Hân’da idi. Selim Hân, atından
inerek kıbleye karşı döndü ve ellerini açarak; “Yâ Rabbî Senin dînini
yaymak, mübârek ismini yüceltmek için buradayız. Sonsuz kuvvet ve kudret
sahibi ancak sensin. Ehl-i sünnet i’tikâdını kuvvetlendirmemiz için
bize yardım eyle. Ordumuza zafer ihsân et!...” diye duâ ettikten sonra
atına sıçradı. Osmanlı yiğitleri, sultanlarını hayranlıkla seyrediyordu.
Selim Hân, atının üzerinde kılıcını havaya kaldırarak; “Yâ Allah,
Bismillah, Allahü ekber!” diyerek hücum emrini verdi. İki ordu büyük bir
hızla birbirlerine hücum etti. Tekbir sesleri yeri göğü inletiyordu.
Her iki tarafın da askeri fevkalâde güzel dövüşüyordu. Bir ara, Osmanlı
ordusunun sağ ve sol kanadında bir gerileme görüldü. Selim Hân yüksek
bir yerden savaşı ta’kib ediyor, yerine göre emirler veriyordu. Vezir
Sinân Paşa’yı sağ, Yûnus Paşa’yı da sol kanada takviye gönderdi. Sağda
ve soldaki gerilemeye tahammül edemiyerek, merkezdeki yeniçeriler ile
bir anda yalınkılınç savaşa başladı. Bir sağa, bir sola hücum ederek
askerine moral veriyordu. Ba’zan geri çekilir gibi yaparak Memlüklüleri
üstlerine çekiyorlar, bir anda yanlara açılarak topları ateşliyorlardı.
Topların gürlemesi ile binlerce Mısırlı asker telef oluyordu. Topların
iştirâki ile savaşın seyri bir anda değişti. Mısır ordusunda bir
gerileme başladı. Selim Hân büyük bir gayretle askerini coşturuyordu.
“Haydin yiğitlerim! Vurun şahbazlarım! Koman aslan yürekli gazilerim”
sözleri ile asker, bir anda dev kesiliyordu. Öyle bir cenk oluyordu ki,
rü’yâda misâli, hatırda hayâli görülmemiş, işitilmemiş idi. Asker,
kesilen koluna, parçalanan ayağına bakmıyor, ha bire hücum üstüne hücum
tazeliyordu. Vakit ikindiye yaklaşıyordu, Memlûk askerleri son güçlerini
harcadıkları sırada, Mısırlıların, mızrakların uçlarına Kur’ân-ı
kerîmleri bağladıkları görüldü. Bununla Osmanlı ordusuna ma’nevî bir set
çekmek istemişlerdi. Osmanlı yiğitlerinin Kur’ân-ı kerîme olan
saygılarından kılıçları havada kalmış, Memlûk askerine vuramaz
olmuşlardı. Sultan Selim Hân o anda yalın kılıç yıldırım gibi atını ön
safa sürerek; “Bu, Hazreti Ali efendimize yapılan bir hiledir. Aynı hîle
bize de yapılmak isteniyor. Bunlar hem râfızî’ye yardımcı olurlar, hem
de Kur’ân-ı kerîmi hâşâ, kendi bozuk düşüncelerine, hilelerine huccet
ederler. Sakın aldanmayın, hücum edin!...” dedi. Bu îkaz Osmanlı
yiğitlerine kâfi geldi. Yeniden büyük bir hırs ile saldırdılar.
Bu
sırada askerinin perişan hâlini seyreden Kansu Gavri’ye, sık sık
ma’lumat veriliyordu. Kansu Gavri üzüntüsünden iki defa bayıldı. Son
olarak huzûruna kumandanlık elbiseleri parçalanmış bir hâlde Hayrbay
geldi. Ordunun mağlub olduğunu bildirince, yaşlı olan Sultan Kansu Gavri
kederinden kendinden geçti ve atından yere düştü. Kalbi duran Mısır
sultanı ölmüştü. Asker, sultanlarının öldüğünü duyunca, Haleb’e doğru
kaçmaya başladı. Bunları ta’kibeden Osmanlı süvarileri, Mısırlı komutan
Hayrbay’ı yakaladılar. (Kansu Gavri’nin ölümü hakkında, târihler çok
çeşitli rivâyetler bildirmektedir.)
Savaş
ikindiye kadar sürdü. Selim Hân kesin bir zafere daha kavuştu. Allahü
teâlâya şükür secdesine kapandı. Şehidlerin defn işlerini halletti.
Yaralıların yaralarını sardırdı. Muzaffer İslâm ordusu Haleb’e girdi.
Hayrbay, Osmanlı ordusunda vazîfe almak istediğini bildirince Selim Hân
kabûl etti. Esîr alınan son Abbasi halîfesine oldukça hürmet gösterdi ve
onu Kâhire’ye gönderdi.
Haleb’den Şam’a giden
Sultan Selim Hân, orada da zamanın âlim ve evliyâlarıyla görüştü, hayr
duâlarını aldı. Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin Şam’da vefât ettiğini
biliyordu. Muhyiddîn-i Arabî’nin ( radıyallahü anh ), “Sin, şın’a
gelince Muhyiddîn’in kabri meydana çıkar” sözünü, okuduğu kitaplardan
hatırladı. Şamlılar kabrin üzerine çöp dökmüşlerdi. Bu sebeple kabir
belli değildi. Araştırmalar neticesinde kabir bulundu. Sultan Selim Hân,
çöpleri temizleterek, kabrin üzerine güzel bir türbe, yanına bir câmi
ve imâret yaptırdı. Ayrıca Muhyiddîn-i Arabî’nin vefâtından önce ayağını
yere vurarak; “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” buyurduğu
yeri tesbit ettirip, orayı kazdırdı. Oradan küp içinde altın çıktı.
Bundan Muhyiddîn-i Arabî’nin “Siz, Allahü teâlâya değil de paraya
tapıyorsunuz” demek istediği anlaşıldı. Selim Hân, çıkan altınları
fakirlere dağıttı. “Sin”den maksadın Selim, “Şın”dan maksadın Şam
olduğunu anlamıştı.
Sultan Selim Hân Şam’da üç
ay kaldı. Bu müddet zarfında hem askerini dinlendirdi. Hem de etrâftaki
ufak şehirlerin kendisine itaatini sağladı. Hama, Humus gibi şehirler de
Sultan Selim’e teslim edildi.
Bu şiir Sultan Selim Hân’ın yazdığı şiirlerdendir.
Sanma sakın herkesi sen sâdıkâne yâr olur.
Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur.
Sâdıkâne belki ol yâr olur serdâr olur.
Yâr olur ağyâr olur serdâr olur dîdâr olur.
Selim
Hân namazlarını Umeyye Câmii’nde kılardı. Hocası Abdulhalîm Efendi,
Ahmed İbni Kemâl Paşa, Hasen Can ve diğer âlimlerle sık sık sohbetler
ederdi. Selim Hân birgün Hasen Can’a; “Mısır’ın fethi zihnimi
kurcalayıp, durmaktadır. Bu fethin bize nasîb olup olmıyacağı hakkında
düşünüp dururuz. Bizi bu husûsta ferahlatacak Allahü teâlânın
dostlarından bir velî varsa, ona niyetimizi anlatalım. Aceb ne
buyuracaktır, merak eder dururum” buyurdu. Hasen Can da; “Devletlü
Hünkârım! Emevî Câmii’nin bir köşesinde, sabah-akşam Allahü teâlâyı
zikreden bir derviş vardır. Ola ki o sizin mes’elenizi halleder” dedi.
Bunun üzerine Sultan Selim Hân, sabahın erken saatlerinde câmiye gitti.
Tâ’rif edilen bu zâtı Allahü teâlâyı zikrederken buldu. Yanına varıp
selâm verdi. Selim Hân daha birşey sormadan; “Ey Muzaffer Sultan!
İnşâallahü teâlâ cenâb-ı Hak Mısır’ın fethini sana müyesser edecektir.
Allahü teâlâ mu’înin, yardımcın olsun. Mısır’ın fethinden sonra,
İstanbul’a döndüğünde, oradaki Sünbül Sinân’dan gâfil olma sakın!” dedi.
Sultan Selim Hân, bu müjdeye ziyadesiyle memnun oldu. Şükür secdesine
kapandı.
Selim Hân, Şam’da bulunan fakir halka
çok ihsânlarda bulundu. Medreselerde okuyan talebeleri ve hocaları
ziyâret edip ihtiyâçlarını giderdi. Evliyânın büyüklerinden Muhammed
Bedahşî hazretleri de Şam’da ikâmet etmekte idi. Onun da evine iki defa
giderek ziyâret etti. Hayr duâsını aldı. Selim Hân’ın Muhammed
Bedahşî’yi ilk ziyâretlerinde, aralarında hiç konuşma olmadı. Sultan,
onun büyük bir velî olduğunu anlayıp huzûrunda edeble oturdu. Odada tam
bir sükûnet hâkimdi. Bir saatten fazla oturmalarına rağmen, ikisi de tek
kelime konuşmadan ayrıldılar. İkince defa ziyâretlerinde önce Muhammed
Bedahşî konuşmaya başladı ve buyurdu ki: “Sultânım! ikimiz de Allahü
teâlânın seçilmiş kulları arasında bulunuyoruz. Boynumuzda kulluk bağı
vardır. Allahü teâlânın huzûrunda sorumluyuz. Ahzâb sûresi yetmişikinci
âyetinde meâlen; “Biz emâneti (Allaha itaat ve ibâdetleri) göklere, yere
ve dağlara teklif ettik de onlar, bunu yüklenmekten çekindiler ondan
korktular da, onu insan yüklendi. İnsan (Bu emânetin hakkını
gözetmediğinden) cidden çok zâlim, çok câhil bulunuyor” buyurulduğu
üzere, emâneti ve mes’ûliyeti gökler ve yer yüklenmekten kaçındıkları
hâlde, biz onu yüklendik. Omuzlarımıza ağır bir mes’ûliyet aldık. Siz
ise Sultânım, yükünüzü biraz daha ağırlaştırdınız. Saltanat yükü üzerine
bir de hilâfeti yüklenerek, taşınması güç bir yük altına gireceksiniz.
Allahü teâlâya şükürler olsun ki, benim yüküm sizinkine nisbetle çok
hafiftir. Diyebilirim ki, sizin yüklendiğinizi dağlar ve taşlar yüklenip
çekemez, insanlar da bu yükü taşıyamaz. Ama sizin bir de ma’nevî
gücünüz vardır. Ondan yeteri kadar faydalanıyorsunuz. Resûlullahın (
aleyhisselâm ); “Hepiniz bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü
koruduğu gibi, siz de evlerinizde ve emirleriniz altında olanları
Cehennemden korumalısınız. Onlara müslümanlığı öğretmelisiniz! Öğretmez
iseniz mes’ûl olacaksınız” mübârek sözleri sizin rehberinizdir. Çok
meşakkatli külfetli bir yolda bulunuyorsunuz. Allahü teâlâ yardımcınız
olsun.” Yavuz Sultan Selim Hân, Allahü teâlânın bu velî kulunu büyük bir
dikkatle dinledi ve tek kelime olsun karşılık vermedi. Sükût ve edeb
ile huzûrundan ayrıldı. Bunun üzerine daha sonra, mecliste hazır
bulunanlardan birisi; “Sultânım, hiç konuşmadınız, hep dinlediniz?” diye
sorunca, Yavuz Sultan Selim Hân buyurdu ki; “Büyük velîlerin meclis ve
mahfelinde, onlar konuşurlarken başkasının konuşması edeb dışı sayılır.
Bulunduğumuz makam edeb makamı idi, bize sâdece dinlemek düşerdi.
Nitekim biz de öyle yaptık. O esrâr ve hikmet meclisinde, ben sâdece bir
zerre sayılırdım. Benim konuşmamı lâyık görmüş olsaydı, elbetteki böyle
bir işârette bulunurdu.”
Yine bu sırada Sultan
Selim Hân, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin kabrinin yerini bilen ve
orada sık sık i’tikafta bulunan bir evliyâ ile tanıştı. Bu mübârek zât,
cifr ilminde çok mahir idi. Şehriyâr-i cihan Yavuz Sultan Selim Hân,
zaman zaman ziyâretine gider, onunla sohbet ederdi. Selim Hân birgün
ona; “Otsuz, susuz ve sıcak çölü geçerek, Mısır’a varabilmek ve
fethetmek mümkün olacak mıdır? diye düşünüyorum. Bu mevzûda bildiğiniz
birşey var mıdır?” diye sordu. O mübârek zât da; “Sizin Mısır’ı
fethedeceğiniz; Kur’ân-ı kerîmin Enbiyâ sûresinin, yüzbeşinci âyet-i
kerîmesinde işâret edilmektedir. Burada buyurulan “Ve lekad” lafzı ebced
hesabı ile 140 olur ki, ism-i şerîfiniz olduğuna işârettir. “Arz”dan
murad Mısır’dır “Zikr” lâfzı da, ebced hesabıyla 920’dir ki, zât-ı
âlinizin zamanıdır. Mısır sizin zamanınızda feth olunacaktır. Hiç
durmayıp Mısır üzerine yürüyünüz” dedi. Bu âyet-i kerîme“Yeryüzünü sâlih
kullarıma miras bırakırım” meâlindedir. Abdülganîl Nablûsî hazretleri,
bu âyet-i kerîmenin, Osmanlı sultanlarını övdüğünü bildirmiştir.
Yavuz
Sultan Selim Hân, bütün bu müjdelerin doğrultusunda hareket etti.
Allahü teâlânın kendisine yardım ettiğine, evliyâ rûhlarının kendisiyle
beraber olduğuna inanıyordu. Dîvânı toplıyarak, Mısır’ın fethi için
alınacak tedbirleri görüştü. Mısır’a yeni seçilen hükümdâr Tomanbay’a
bir elçi gönderilmesine ve Sina çölünün geçilerek Mısır’a yürünmesine
karar aldılar. Bu sefer sırasında karşılaşılacak güçlükler hesâb
edilerek, onbeşbin deve ve otuzbin su kırbası te’min edildi. Askere bol
hediyeler ihsân edildi. Bu arada Tomanbay’a mektûbu götürecekler tesbit
edildi. Selim Hân mektûbunda diyordu ki: “Asıl maksadımız, İran üzerine
yürümek ve orada Ehl-i sünnet i’tikâdını yerleştirmektir. Bu niyetle
yola çıktım. Fakat Kansu Gavri, kötü bir düşünce ile karşıma çıktı. Eğer
sen, Mısır hükümdârı olarak kalmak istiyorsan, Mısır’da hutbeyi bizim
adımıza okutmalı ve sikkeni bizim nâmımıza bastırmalısın. Ayrıca, bizim
naibimiz, temsilcimiz olarak memleketi idâre etmeli ve herşeyden önce
huzûruma gelip itaatini bildirmelisin. Aksi taktirde, dökülecek müslüman
kanından ve kendi canına kıymış olmandan sen sorumlu olacaksın. Bütün
müslüman şehirlerini, husûsen Haremeyn-i şerîfeyn’i himâyem altına
alarak, oralara hizmet etmeyi isterim. Çünkü dînimizin hükümlerini
yerine getirebilmek, ancak bu sûretle sabit ve dâim olur. Nisa sûresinin
ellidokuzuncu âyet-i kerîmesinde; “Ey îmân edenler! Allahü teâlâya
itaat edin. Peygambere ve sizden olan idârecilere de itaat edin”
buyuruluyor. Bu âyet-i kerîmeye uygun olarak itaatinizi isterim.
Huzûruma gelir itaatinizi bildirirseniz, akranınızın kıskanacağı şekilde
ikram ve riâyet göreceğinizden emîn olmalısınız. Bana gelince, o tarafa
gelmeği kararlaştırmış bulunuyorum. Bunun için deniz ve kara
kuvvetlerim hazırdır. Aksi hareketinize devam ederseniz günâhınız
boynunuzadır. Bunları önceden size yazmam, İsrâ sûresinin onbeşinci
âyet-i kerîmesine uymakdır ki, “Biz, resûl yollamadıkca azâb etmeyiz”
buyuruyor. Size olan şefkatim ve merhametim bu mektûbu yazmama sebep
olmuştur. bilesin!..” Bu mektûbu Çerkes Murâd Bey iki arkadaşıyla
Tomanbay’a götürdü. Tomanbay, Selim Hân’ın çok sevdiği kumandanlarından
olan elçi Çerkes Murâd Bey’i ve iki arkadaşını öldürttü. Casusları
vasıtasıyla durumu öğrenen Sultan Selim Hân hiddetlendi ve: “Bu
Tomanbay, hâlâ kim olduğumuzu bilmez. Vaktiyle bütün dünyânın, alınması
imkânsızdır dediği İstanbul’u, dedemiz Cennet mekân Sultan Mehmed
almıştır. Biz onun torunuyuz ve Mısır’ı bi-iznillah alacağız. Zîrâ İslâm
milletinin iki başlılığa tahammülü yoktur. Allahü teâlâ yardımcımızdır”
dedi.
922 senesi Zilkâ’de ayının yirmisinde
(15 Aralık 1516) Sultan Selim Hân hazırlıklarını bitirdi. Sadr-ı a’zam
Sinân Paşa, Anadolu ve Rumeli beylerbeyleri, bütün vezirler, paşalar,
akıncı beyleri, erler, erenler...hepsi cihan Sultanı Pâdişâhlarını
bekliyorlardı. Güneş üç mızrak boyu yükselince, Gâzî Hükümdâr Yavuz
Sultan Selim Hân hazretleri, bütün heybetiyle otağından çıktı. Atı
Karaduman, hırsla toprağı toynaklıyordu. Tam bu sırada, mehterbaşı duâya
başladı: “Eli kaaaan, kılıcı kaaan! Sinesi üryaan, ciğeri pûryan...
Allah yoluna revân... Guzât-ü-Şühedâya... (Cemâlî Hak) görünür ayan...
Kahrımız, gazâbımız düşmana ziyan. Hû diyelim Hûuu!...” Büyük Cihangir,
atı Karaduman’a atladı ve bekleyen askerine hitâb etti: “Gazilerim...
Yiğitlerim... Şahbazlarım... Erenlerim... Askerlerim... Ne mutlu bize
ki, Allah yolunda din ve devlet uğruna savaşmaya gideriz. Yeryüzünde
fitne ve fesat çıkaranları temizlemek üzerimize farz oldu. Bu yolda
ölürsek, müjdeler olsun bize. Allahımıza kavuşuruz. Cenâb-ı Hak
cümlemizin yardımcısı olsun. Âmin. Gelin gayri helâllaşalım!.. Bizim
sizlerde bir hakkımız varsa, yerden göğe kadar helâl olsun. Sizin de
hakkınız kaldıysa...” burada bütün ordudan bir ağızla “Helâl olsun
sultânım!.. Helâl olsun!.. Helâl olsun!” sesleri yükseldi. Sultan Selim
Hân; “Yâ Allah Bismillah!..” diyerek, sefer emrini verdi.
Şam’dan,
onbeş günde Kudüs-ü şerîfe geldiler. Selim Hân ziyâret edilecek
yerleri, bilhassa Dâvûd aleyhisselâmı ziyâret etti. Oradan Mescid-i
Aksâ’ya giderek yatsı namazını kıldı. Geç vakitlere kadar Mescid-i
Aksâ’da Kur’ân-ı kerîm okudu. Namaz kıldı. Çok duâ ederek gözyaşı döktü.
Sabahleyin fakir halka ihsânlarda bulundu. binlerce koyun ve sığır
kurban ederek sevâbını; Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ), diğer
Peyamberlere (aleyhimüsselâm), Eshâb-ı Kirâma (radıyallahü anhüm),
âlimlere, evliyâya, bütün müslümanlara ve dedeleri Osmanlı sultanlarına
hediye etti. Etleri de, Kudüs’te bulunan müslüman fakirlere dağıttı.
Kudüs-ü
şerîften ayrılan Sultan Selim Hân, 9 Ocak’ta Sina Çölü’ne geldi,
dayandı. Bu kum deryası, bir yanardağ krateri gibi kaynıyordu, İmparator
Tîmûr Hân, Hindistan’ı, İran’ı, Anadolu’yu ve Bağdad, Haleb, Şam gibi
pekçok Arab şehirlerini fethedip geçmişti. Ancak buraya geldiği zaman,
çaresiz kalarak geri dönmüştü. (İkinci Dünyâ Harbinde Hitler, sırf bu
çölü geçmek için, yirminci yüzyılın tekniği ile susuz çalışan Wolks
Wagen motorunu keşfettirmiştir ki, o bile Selim Hân’a yetişememiştir.
Bugün dünyâda ba’zı devletler, Selim Hân’ın Sina Çölü’nü geçmesinin
sırrını araştırmaktadır.) Burada güneş o kadar kızgındı ki, yumurtayı
kuma koysanız 40 saniyede pişer, erirdi. Havadaki kuşlar yanlışlıkla
çöle dalsa, 500 metre uçamadan cansız yere düşerdi, işte Büyük Osmanlı
Sultânı Selim Hân, ordusunu bütün mevcûduyla bu çölden geçirip, Mısır’ı
fethe niyet etmişti.
Herzaman olduğu gibi bir
keşif kolu çıkartıp, geçit yerlerini tesbit ettirmek istedi. Bu iş için
Vezir Hüsam Paşa’yı görevlendirdi. Hüsam Paşa, yanına aldığı yedi çöl
adamıyla birlikte yarım saat sonra geri geldi. Selim Hân at üzerinde onu
bekliyordu. Bütün paşalar, askerler ve âlimler merakta idiler. İlk söz
Pâdişâhındı: “Gel bakalım Hüsam Paşamız! Neler gördün? Ne tedbirler
uygundur?.. De bakalım, ne söylersin?” Hüsam Paşa önüne bakıyordu. Ne
söyleyeceğini değil, nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Selim Hân hafiften
celallendi; “Ne susarsın Paşa!.. Susmak zamanı mıdır?” buyurdu. Hüsam
Paşa; “Bizi af buyurunuz Sultânım. Velâkin bu kızgın çöl deryasını
geçmek...” derken durakladı. Sultan; “Evet geçmek?” deyince, Paşa;
“İnsanoğlu için mümkün değildir diye düşünürüz devletlüm. Hele, hele
piyade askerleriniz çöl ortasına varmadan tebahhur ederler,
buharlaşırlar Hünkârım...” diye cevap verdi. Sultan Selim Hân’ın
boynundaki şah damarı kabarmaya başladı. Bunu ancak Hasen Can farketti.
Terden sırılsıklam olan alnını silmeyen Koca Cihangir “Allahü teâlâ
Kur’ân-ı kerîminde“Dünyâdaki herşeyi, dağları, denizleri, ovaları,
nehirleri, gölleri ve çölleri, (evet çölleri de...) insanoğluna müsahhar
kılmıştır (emrine vermiştir)” dedi ve Hasen Can’a baktı. O da başıyla
tasdik etti. Bu bakış ve baş eğiş sanki bir parola idi. Sonra da
Pâdişâh; “Azlettim Hüsam Paşa’yı” buyurdu. Ordudaki heyecan son haddîne
varmıştı. Eğer Osmanlı Sultânı bir an tereddüt gösterseydi, Hüsam Paşa
gibi düşünenlere engel olunamazdı.
Mücâhid
Serdar, Karaduman’ın üzengilerinin üstünde doğruldu ve askerlerine son
defa hitâbetti: “Ey Cennet yolcuları! Ey can kardeşlerim!.. Bilirsiniz
ki, müslüman Türkler muharebe meydanında ve bütün ömürlerince yalnız ve
yalnız Allahü teâlâdan korkarlar, önüne çıkan hiç bir engel, onun Allah
yolunda cihaddan alıkoyamaz. Sizler cenâb-ı Hakkın emirlerine uydukça,
O’nun yardımıyla bu çölü geçmek de sizlere nasîb olur İnşâallah” Sonra
atı Karaduman’ı kızgın Sina Çölü’ne sürdü. Arkasından koca Osmanlı
ordusu düğüne gider gibi alevli Sina Çölü’ne daldı. Kum fırtınaları
etrâfı kasıp kavuruyordu. Gündüzleri dayanılmayacak kadar sıcak,
geceleri ise dondurucu soğuktu. Ordu bu şekilde yol almaya devam ederek
çölü yarıladılar. Suyu herkes idâreli kullanıyor, Teyemmüm yapılarak
namaz kılınıyordu. Bir ara Yavuz Sultan Selim Hân hazretleri, birdenbire
Karaduman’dan yere atladı. Onu gören başta Vezîr-i a’zam Sinân Paşa
olmak üzere Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi de atlarından indiler. Rütbe
rütbe bütün komutanlar, sipâhiler, süvariler de yaya yürümeğe
başladılar. Koca Osmanlı ordusu, piyade (yaya) bir ordu hâline
dönüvermişti.
Üstelik Pâdişâh, çok saygılı bir
şekilde ve önüne bakarak yürüyordu. Bütün vezirler, kumandanlar ve
askerler merak içinde kalmışlardı. Her zamanki gibi, Hasen Can’a
müracaat ettiler. O da ne olduğunu anlıyamamıştı. Fakat öğrenmek için
Selim Hân’ın yanına yaklaştı; “Hayırdır İnşâallah Sultânım! Bütün ordu
merak eyler, “Devletlü Pâdişâhımız, acep niçin yaya yürürler? diye telaş
ederler” dedi. Bu dünyâyı iki Cihangir’e fazla gören büyük Sultan şöyle
fısıldadı: “İki cihan sultânı Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ),
önümüzde yaya yürürlerken, biz nasıl at üzerinde olabiliriz Hasen
Can?..” Bir müddet bu şekilde giden Selim Hân, tekrar atına binince
diğerleri de atlarına bindiler. Osmanlı ordusu bu şekilde, Peygamber
efendimizin rehberliğinde çölde yürümeye devam ediyorlardı. Develerin
üzerindeki kırbalarda sular bitmişti. Herkes susuz bir hâlde iken Selim
Hân orduyu durdurdu. Herkesin tövbe etmesini ve birbirleriyle
helâllaşmasını istedikten sonra, el açarak yağmur yağması için Allahü
teâlâya duâ etmeye başladı. “Ey yüce Rabbimiz! Hakkında “Sen olmasaydın,
sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” buyurduğun Peygamberimiz Muhammed
aleyhisselâmın hatırı için bize; bol, fâideli, her tarafı kaplıyan, her
tarafa akıp giden, her tarafı sulayan umûmî bir yağmur ihsân buyur... Ey
Rabbimiz! Güç durumumuzu senden başkasına arz edemeyiz. Bizi gadabınla
helak edip öldürme!.. Biz senden mağfiret dileriz. Şüphe yok ki, sen çok
mağfiret edicisin... Bize semâdan bol bol yağmurlar ihsân eyle. Ey
gafûr ve rahîm olan Rabbimiz..” Bütün ordu Sultanlarının gözyaşları
içinde yaptığı bu duâya cân-ı gönülden “Âmin!.. Âmîn! Âmîn!.” diyorlar,
onlar da ağlıyorlardı. Daha ellerini indirmemişlerdi ki, Peygamber
efendimizin bir mu’cizesi olarak, bir anda kızgın çölün semâlarında
yağmur bulutları toplanmağa başladı. Yavaş yavaş başlayan yağmur
gittikçe hızlandı. Yıllardır yağmur yüzü görmeyen Sina Çölü’ne biraz
sonra bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Tıpkı dokuz asır önce
Bedr Gazâsında olduğu gibi... Kaygan kumlar pekleşti, yürümek
kolaylaştı. Gâzîler, mücâhidler ve binekleri serinlediler, taze can
bulup suya kandılar. Başta Sultan Selim Hân olmak üzere, bütün ordu
cenâb-ı Hakka şükür secdesine kapandılar. Osmanlı ordusu bir haftada
çölü geçip Salâhiyye’ye ulaştı. Sultan Selim Hân’ın bütün ağırlıkları ve
yüzlerce toplarıyla başardığı bu hareket, Müslüman Türk ordusunun
târihine şeref veren büyük bir muvaffakivettir. Salihiyye’den Kâhire
önlerine gelinceye kadar, Mısırlılar, orduya musallat oldular. Baskınlar
yapıp su kuyularını kapattılarsa da fazla bir kayıp verdiremediler.
Osmanlı
ordusu. 27 Zilhicce 922 (21 Ocak 1517) târihinde Kâhire yakınlarında,
Birket-ül-Hacc ismi verilen yere geldiler. Selim Hân, Tomanbay’ın
kumanda ettiği Mısır ordusunun, Kâhire ile Birket-ül-Hacc arasındaki
Ridâniye köyünde ikiyüz topuyla mevzîlenmiş bir hâlde hücuma hazır
olduğunu öğrendi. Orduyu hemen savaş düzenine sokarak, komutanları ile
savaş harekâtını görüştü.
O akşam Selim Hân,
bir alay askeri Mısır ordusunun önlerine doğru gönderdi. Tomanbay,
siperlerde olduğu hâlde sabaha kadar Osmanlıların baskın yapmasını
bekleyip durdu. Karanlık bastığında ise Selim Hân, ordusuyla Mukattam
Dağı’nın üzerinden dolaşarak, Mısır ordusunun sağ tarafından geçip
arkasına dolandı.
Sabahın erken saatlerinde,
Mısır ordusunun önündeki Osmanlı alayı hücuma geçince, Tomanbay
toplarını ateşliyerek onları durdurmağa çalıştı. Aslında bu bir gösteri
idi. Bu sırada arkadan Yavuz Sultan Selim Hân’ın “Allah Allah” nidaları
ile kendisine saldırdığını görünce Tomanbay şaşkına döndü. Toplarını
çevirip ateşliyecek zaman dahî bulmadan, kendisini savaşın ortasında
gördü. Osmanlı Ordusunun sağ cenahında Anadolu askeri ile Vezîr-i a’zam
Sinân Paşa, Şehsüvaroğlu Ali Bey, Hayrbay bulunuyordu, Sol cenahta ise
Vezir Yûnus Paşa, Ramazanoğlu Mahmud Bey, Antep muhafızı Yûnus Bey
vardı. Merkezdeki yeniçerileri ise, Yavuz Sultan Selim Hân idâre
ediyordu. Toplarını kullanamayan Tomanbay, şaşkınlığını hemen üzerinden
atarak karşı saldırıya geçti. Bütün güçleri ile Osmanlı ordusunun sağ
kanadına yüklendiler. Sinân Paşa bütün gücü ile çarpışmasına rağmen
gerilemeğe başladı. Selim Hân bu durumu ta’kib ediyordu. Derhal sağ
cenaha bir miktar kuvvet göndererek: “Lalam’dan daha fazla gayret
beklerim. Bir karış geri çekilmesine billahi râzı olmam” buyurdu. Başta
Sultan Selim Hân olmak üzere bütün Osmanlı ordusu canla başla
çarpışıyor, Memlûk ordusunu dağıtmaya çalışıyordu. Selim Hân, Sinân
Paşa’nın gayretli çarpışmasını gözleri yaşararak ta’kib ediyor, kendisi
de; “Vurun şahbazlarım!... Koman yiğitlerim!.. Saldırın aslan yürekli
gazilerim!..” diyerek askeri coşturuyordu. Mehterin cenk havasına
kendini kaptıran Osmanlı yiğitleri, “Allah Allah” nidalarıyla
Mısırlıları perişan ediyordu. Bu arada Tomanbay, kumandanlarından
Alanbay ve Kurtbay’ı alarak ikiyüz seçme bahadırla Pâdişâh zannettiği,
askeri gayrete getiren Sinân Paşa’ya saldırdılar. Pâdişâhı öldürürlerse
Osmanlı ordusunun dağılacağını zannediyorlardı. Sinân Paşa’nın
kuvvetlerini yararak etrâfını çevirdiler. Sinân Paşa’nın yanında Yûnus
Bey, Ramazanoğlu Mahmud Bey, Baş Hazinedar Ali Ağa vardı. Bir anda
etrâfının ikiyüz kölemen askeriyle çevrildiğini gören Koca yiğit Sinân
Paşa; “Yâ Allah” diyerek müthiş bir cenge başladı. Her vuruşta bir
kölemen kellesi düşürüyordu. Bu şekilde on kadar Mısırlı bahadırı
devirmişti ki, bir kölemen süngüsü de, Vezîr-i a’zam Sinân Paşa’nın
mübârek sinesine saplandı. Atından düşen Sinân Paşa’nın dudaklarından;
“Allah sultanımızı muhafaza etsin. Lâ ilahe illallah Muhammedün
Resûlullah” dökülerek şehîd oldu. Hâdiseyi işiten Yavuz Sultan Selim
Hân; “Âh Sinân! Şehâdet mertebesine kavuştun. Fakat bizi de yaktın!..”
diyerek üzüntüsünü dile getirdi. Derhal sipâhi ağası Ali Ağa’yı bir
miktar asker ile sağ cenaha yardıma gönderdi. Bu hâdiseden sonra Selim
Hân, bir sağa bir sola at koşturarak darda kalan askerine yardım ediyor,
onları gayrete getiriyordu. Osmanlı yiğitleri, sultanlarının bu amansız
hücumlarını gördükçe, savaşa yeni başlamış gibi canlanıyor, ellerinde
ağırlaşan kılıçlarını makine gibi çalıştırıyorlardı. Bu şekilde ikindiye
kadar dayanabilen Tomanbay, Selim Hân’ın karşısında kaçmaktan başka
birşey yapamadı. Allahü teâlâ yine Ehl-i sünnet Osmanlı ordusunu
muzaffer etmişti. Tomanbay’ın kaçtığı haberini Yûnus Paşa, Selim Hân’a
getirdiğinde; “Lala, lala! Mısır’ı aldık amma, Sinân’ı kaybettik.
Sinân’ı Mısır’a değişmezdim. Sinân’sız Mısır’da ne güzellik olur?”
sözleri ile Sinân Paşa’nın yanındaki kıymetini belirtti.
Sultan
Selim Hân kaçanların peşlerine Rumeli askerlerini gönderdikten sonra,
şehîdlerin rûhlarına Kur’ân-ı kerîm okuyup, sevâbını bağışladı.
Yaralıların yaralarını sardı. Şehidleri kabre defnettirdi. Ridâniye
meydan muharebesinde Mısırlılar yirmibeşbinden fazla asker zayiatı
verdiler. Tomanbay, kaçan askerlerini toplayarak yedi-sekizbin kişiyle
Osmanlı ordusuna zaman zaman baskınlar tertip etti. Kâhire’ye girmek
istiyen Osmanlılar, halkın müdâhelesiyle, karşılaştı. Günlerce sokak
savaşı oldu. Harp, o derece şiddet bulmuştu ki, iki taraftan altmış bin
kişi sokaklarda kan ve toprak içinde yatıyordu. Kâhire’nin her karış
toprağı Osmanlı şehidlerinin kanıyla sulandı. Bu arada Tomanbay’ın
komutanlarından Canberdî Gazâlî, Selim Hân’a teslim olacağını bildirdi.
Kâhire’de artık bir direnme kalmadı. Şehir teslim oldu. 23 Muharrem 923
(m. 15 Şubat 1517) târihinde Yavuz Sultan Selim Hân, parlak bir
merasimle Kâhire’ye girdi. Beyaz atı üzerinde heybetli görünüşü ile
Mısırlıların kalblerini fetheden Pâdişâh için, binlerce insan yollara
birikmişlerdi. Mehter marşları ile “Kasr-ı Yûsuf”a doğru ilerledi.
Kâhire’de üç gün üç gece şenlikler yapıldı.
Selim Hân, “Mısır’ı da mülkünüz arasına aldınız” diyenlere şöyle cevap verdi:
“El-mülkü lillâhi men bizaferin yenîlü meta.
Yerdâ kahren yehvâ nefsuhu derekâ.
Levkâne lî ev ligayri kadrü ünmiletin
Fevkat-türâbi le kânel-emrü müşterekâ”
Ma’nâsı:
“Mülk, yalnız Allahü teâlânındır. Bir kimse zafere ulaştığı zaman
gurûrlanarak zulmünü artırıyorsa, Allahü teâlâ onu çok aşağı derecelere
indirir. Hâl böyle iken insan gurûrlanabilir mi? Şayet benim veya başka
bir kimsenin, yeryüzünde bir parmak ucu kadar toprağı olsa, bu Allahü
teâlâ ile ortaklık iddia etmek değil midir?” kıt’asını söyleyerek Allahü
teâlânın büyüklüğü önünde, kendisinin secde etmekten başka yapacağı
birşey olmadığını bildirdi.
Sultan Selim Hân,
28 Muharremde Cum’a namazını kılmak için Melik Müeyyed Câmii’ne gitti.
Hatîbin minberden nâmına hutbe okurken, Selim Hân’ı;
“Hâkim-ül-Haremeyn-iş-şerîfeyn (Mekke ve Medine’nin hâkimi)” diye
övünce, Sultan Selim Hân hemen müdâhele ederek;
“Hâdim-ül-Haremeyn-iş-şerîfeyn (Mukaddes beldelerin hadimi, hizmetkârı)”
diye söylemesini emretti. Büyük hükümdâr, hatîbin bu tekrârından sonra
şükür secdesi için gözyaşları içinde kapandı. Allahü teâlâya
hamdettikten sonra da, sırtındaki çok değerli kaftanı, hatîbe hediye
etti ve hizmetkâr olduğunu belirtmek için sarığının üstüne süpürge
biçiminde sorguç taktı. Bu muhteşem tevâzu örneğini gören ve işiten
Mısır halkı ve bütün müslümanların kalbleri büyük Sultana karşı
muhabbetle doldu. Son Abbasî halîfesi, Sultan Selim Hân’a halifeliği
devretti. Selim Hân son Abbasî Halîfesini, Mısır’daki ilim adamlarını ve
san’atkârları İstanbul’a gönderdi.
Mısır’ın fethiyle ilgili söylenen şiir ve düşürülen târih şöyledir:
“Rumdan asker çekip Sultan Selim,
Cümle a’dâyı bulup kıldı helak.
Erişir her yerde âna lütf-i Hak.
Âlemi kıldı müsahhar seyf ile,
Ehl-i diller dediler târihini.
Mısr-u Şâm’ı âna feth etti Âlim.
Nusret etti lütfedip âna Halîm.
Hıfz eder dâim ânı Hayy-u Hakîm.
Gerçi kim kırıldı askerler delim,
Mısr’a hâkim oldu alıp Şah Selim.
(Son Mısradan, ebced hesabiyle 923 (m. 1517) târihi çıkmaktadır.)
Nakledilir
ki: Yavuz Sultan Selim Hân’ın, Molla Şemseddîn isminde bir saray hocası
vardı. Teheccüd namazını kılan iyi huylu bir zât idi. Yazısı da son
derece sür’atli idi ki, on günde bir Mıshaf-ı şerîfi yazıp bitirirdi.
Yavuz Sultan Selim Hân, birgün hocası Halîmî Efendi’ye buyurdular ki;
“Şemseddîn bize Târih-i Vassâf yazsın.” Halîmî Çelebi, pâdişâhın emrini
Şemseddîn Efendi’ye bildirdikten sonra, Şemseddîn Efendi yirmibeş gün
mühlet alıp Halîmî Çelebi’nin evinde yazmağa başladı. Halîmî Çelebî’yi
ziyâret için gelen kimselerin, kendisini rahatsız etmemesi için,
bulunduğu odanın kapısını kilitleyip sür’atle yazmağa başladı. Yazma
işiyle meşgûl iken aniden yanında bir kimseyi oturur hâlde gördü. Korkup
heyecanlandı. Bunun üzerine o kimse yaklaşıp; “Korkma biz de senin gibi
insanız. Seni ziyâret için geldik” dedi. Molla Şemseddîn, kapıların
kilitli ve pencerelerin demirli olduğunu görüp bu kimsenin ricâl-i gayb
ismi verilen evliyâdan olduğunu anladı. Yazmayı bırakıp sohbete
başladılar. İlk önce şöyle sordu: “Arab diyarının tamamı feth edilip,
Osmanlı topraklarına katılacak mı? Yoksa dönüşten sonra tekrar başka
milletlerin eline mi geçecek?” O zât dedi ki: “Yavuz Sultan Selim Hân bu
vazîfe ile vazîfelendirildi. Mübârek beldelerin (Mekke ve Medine’nin)
hizmeti ona ve nesline verildi. Şimdi İslâm Pâdişâhlan arasında, Hakkın
gözünde olan Âl-i Osmandır. Selim Hân dahî evliyânın dışında değildir”
dedi. Molla Şemseddîn dedi ki: “Sultan Selim’in saltanat süresi uzun
sürer mi?” O kimse “Üç yıl vakti vardır” dedi. Molla Şemseddîn tekrar
sordu: “Konağında oturduğum Halîmî Efendi’nin sonu nicedir? Ya’nî ne
zaman vefât eder?” O zât “Şam’dan öteye geçemez, orada kalır” dedi.
Şemseddîn Efendi; “Yâ benim ölümüm ne zaman olur?” deyince, O zât;
“Kişiye kendi ölüm zamanını bilmek âdetullaha ters düşer. Hiçbir nefis
nerede öleceğini bilemez” dedi. Şemseddîn Efendi; “Ricâl-i gayb, Allahü
teâlânın bildirmesiyle bilebilirler. Lütf edip de beni uyarınız” dedi.
Bunun üzerine; “Allahü teâlâ bilir ama sen dahî Halîmî Çelebi ile bir
günde vefât edip, sizinle birlikte bir cenâze dahî zuhur eder. Yavuz
Sultan Selim Hân, üçünüzün de cenâzesinde hazır bulunur” dedi. Koynundan
bir arabiyye (tiftikten ince başlık) çıkarıp Şemseddîn Efendi’ye; “Bu
Selim Hân’a hediyemizdir. Ona iletin”, bir daha çıkarıp; “Bunu da Halîmî
Çelebi’ye veresin” dedi. Bunun üzerine Şemseddîn Efendi; “Bana bir
hâtıranız olmaz mı?” dedi. “Sana birşey hazırlamadım. Eğer kötü demezsen
başımdaki arabiyyeyi vereyim” dedi. O zât Şemseddîn Efendi’ye
arabiyyeyi verip; “Kitabını yaz bakayım, nice hızlı yazarsın göreyim”
deyince, Şemseddîn Efendi yazmaya başladı. Gaybden gelen o zât hemen
gözden kayboldu.
Şemseddîn Efendi, bu durumu
Hasen Can’a anlatıp arabiyyeyi Selim Hân’a ulaştırması için verdi. Hasen
Can da arabiyyeyi vermek üzere Selim Hân’ın huzûruna vardı. Olanları
anlatıp arabiyyeyi Selim Hân’a verdi. Selim Hân arabiyyeyi alıp kokladı
ve yüzüne saygı ile sürdü.
Sultânın
yakınlarından Hasen Can anlatır: Mısır feth olunduğu günlerdi. Bir
sabah, Sultan Selim Hân bana şöyle buyurdu: “Bu gece rü’yâda Muhammed
Bedahşî’yi gördüm. Yolculuk hazırlığında olup, bir beyaz kepenek giymiş,
üstüne de bir ip kuşak bağlamıştı. Bu hâlde gelip, yolculuğa çıkacağını
söyleyerek bizimle vedâlaştı.” Ben kulları ise gençlik atılganlığı ile
hemen rü’yâyı ta’bire giriştim ve; “Velîlerin görünüşte çıkacakları
yolculuk, âhıret seferi olmak gerektir. Eğer vefât etmemiş ise yakında
vefât edeceklerine işârettir” dedim. Yavuz Sultan Selim Hân karşılık
vermedi. Ben de rü’yâyı böyle ta’bir ettiğim için pişmanlık duydum. Çok
geçmeden Muhammed Bedahşî’nin ölüm döşeğinde Şam’ın ileri gelenlerini
toplayıp, şöyle buyurdu: “Sultan Selim Hân Allahü teâlânın katında
övülmüş olup, Arab diyarının fethiyle vazîfelendirilmiştir. Selim Hân’a
verilen bu vazîfeyi bilen evliyâ ona bütün güçleri ile yardım
etmektedir.”
Orada hazır olanlara, Sultanın
emirlerine saygılı olmalarını, ayrıca; “Harameyn-i Muhteremeyn’e
(Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvereye) hizmetleri ile başlara tâc
olan Sultana benden duâ ve selâmlarımı ve muhabbetlerimi iletirken,
dünyâdan da sefer ettiğimi bildirin” diye vasıyyette bulundu. Şam vâlisi
durumu, Sultânın kapısına duyurdu. Bu sırada Sultânın hocası Halîmî
Çelebi Efendi, Sultânın, yanına geldi. Konuşurlarken Sultan Selim Hân;
“Şöyle bir rü’yâ görmüştüm. Hasen Can da böyle yorumlamıştı. Çoğunlukla
rü’yânın gerçekleşmesi ta’birin şekline bağlıdır. Şimdi o velî zât,
vefât etmiştir. Böyle olması ta’birden ileri gelmiştir. Siz hakem olun.
Bu yönden cezalandırılmaya hak kazanmadı mı? Bu şekildeki ta’birin
cezası dayak değil mi?” dedi. Halîmî Efendi ise bana bakıp; “Senden
böyle acemi davranış beklemezdim. Atılganlık etmişsin” dedi. Ben ise
utancımdan başımı eğip dedim ki: “Vefât günü ile rü’yânın görüldüğü
târih tesbit edilsin. Eğer rü’yâ daha önce ise, ferman devletlü
Pâdişâhımızındır. Eğer iş aksi ise gerçek budur ki, cezası caize
(hediye) ihsânıdır.” Halîmî Efendi, bu sözlerimi doğru bulup dedi ki:
“Hasen Can kulunuzun görüşü akla uygundur. Gerçekte de değerli katınızda
hoş karşılanmalıdır. O başlara tâc olan Pâdişâh, Şam’dan gelen mektûbu
gösterdi. Gördüğü rü’yânın Muhammed Bedahşî’nin vefât ettiği geceye
rastladığı meydana çıkınca kıymetli bir hil’at (elbise) ile tam ayar,
ikiyüz dinar altın bana ihsân buyurdu. Bunca lütuf, Muhammed Bedahşî’nin
kerâmeti eseridir, diyerek azîz rûhuna duâlar eyledim.”
Tomanbay,
Mart ayının sonuna kadar yakalanamadı. Başına topladığı askerlerle
Osmanlıları çok uğraştırdı. Martın otuzbirinde, mağarada yakalayıp Selim
Hân’ın huzûruna getirdiler. Selim Hân, vatanı için canını feda
edercesine çalışan bu kahramanı, karşısında görünce; “Elhamdülillah İşte
şimdi Mısır fetholundu” diyerek Tomanbay’ı bir sultan gibi karşıladı.
Ona misâfir muamelesi yaptı. Osmanlı Sultânı Halîfe-i müslimîn Sultan
Selim Hân, takdîr ettiği bu kimseyi hayranlıkla seyrettikten sonra; “Ey
Memlûk Sultânı! Müslümanların kanı dökülmesin diye birkaç defa elçi
gönderdik. Bir kuru nâma râzı olduk. Yalnız hutbe ve sikke bizim
nâmımıza olsun dedik. Elçiye zeval yok iken, onları katlettiniz.
Binlerce insanın ölmesine de sebep oldunuz.” deyince, Tomanbay çok
utandı kendisini savunmak için; “Bizim devletimizin sonu, sizin saadet
ve mertebelerinizin yükselmesi ezelde takdîr edilmiş olsaydı, bu hâl
meydana gelmezdi” dedi. Selim Hân, orada hazır bulunanlara; “Memleket
asayişe kavuşuncaya kadar Memlûk Sultanı, Yeniçeri Ağasında misâfir
olsun ve lâzım olan riâyette kusur olunmasın” buyurarak hayatını
emniyete aldığı gibi kendine hürmet gösterdi.
Tomanbay,
halk arasında serbest dolaşmaya başlayınca, Kâhireliler tezahürata
başlayarak; “Allah, Sultan Tomanbay’a yardım etsin.. Sen Mısır’ın ebedî
sultânısın...” gibi sözler sarfettiler. Hattâ isyana benzer hareketler
yaptılar. Olayları adım adım ta’kib eden Selim Hân; halkın isyan edip
binlerce müslüman kanı dökülmesinden korkarak, Tomanbay’ın durumunu
âlimlere sordu. Âlimler de idamına fetvâ verdiler. Bu fetvâlara uyarak,
Tomanbay îdâm edildi. Selim Hân, böyle bir kahramanın vefâtına çok
üzüldü. Cenâzesinde bulunarak hiçbir sultânın yapmadığını yaparak,
cenâzeyi taşıdı. Rûhunun şad olması için Kur’ân-ı kerîm hatimleri
yaptırdı. Sadakalar dağıttı.
Sultan Selim
Hân’ın; medreselerde Ehl-i sünnet i’tikâdının okutulması, âlimlerin
ta’yini, savaş sırasında yıkılan yerlerin ve câmilerin ta’miri,
şehirlere yeni vâlilerin ta’yini, Mısır’ın asayişi ile ilgili
çalışmaları 10 Eylül’e kadar sürdü. Bu sırada Kuzey batı Afrika’yı
fetheden Oruç ve Hızır reîslerin gönderdiği Kurt Muslihuddîn Reîs, Selim
Hân’ı tebrik, bağlılıklarını bildirmek ve Pâdişâh duâsı almak için
Mısır’a geldi. Selim Hân, Kuzey Afrika’nın da Oruç ve Hızır reîslerin
eline geçtiğine çok sevindi. Muslihuddîn Reîs’i ihsânlara gark eyledi.
Pâdişâh
Mısır’da iken Mekke şerîfi Ebü’l-Berekât, oğlunu Sultan Selim Hân’ı
tebrik etmek için gönderdi. Ebü’l-Berekât’ın oğlu, Mekke ve (Medine’nin
anahtarını ve oradaki “Mukaddes Emânet’leri de beraberinde getirmişti.
Bu emânetlerin çoğu, Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) âit idi.
Bunların içinde en kıymetlileri; Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm )
mübârek dişleri, mübârek sakal-ı şerîfleri, mübârek hırkaları, mübârek
gasl suları, mübârek ayaklarının izleri, mübârek kabr-i şerîflerinden
alınan toprak, mübârek sancakları, mübârek na’linleri, mübârek kılıcı ve
asası ile gönderdiği mektûplar idi. Ayrıca Hazreti Ebû Bekr, Hazreti
Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali’ye (r.anhüm) âit kılıçlar, yaylar ve
diğer kullandıkları eşyalar vardı. Hazreti Osman efendimizin şehâdeti
ânında okuduğu ve mübârek kanlarının aktığı Kur’ân-ı kerîm, Peygamber
efendimizin ( aleyhisselâm ) torunu Hazreti Hüseyn’in şehâdeti esnasında
üzerindeki kanlı gömleği, mestleri, Hazreti Osman ve Hazreti Ali
efendilerimizin yazdıkları Kur’ân-ı kerîmler ve daha pekçok emânetler
bulunuyordu. Sultan Selim Hân da, Haremeyn ahâlisi için mükemmel bir
sürre tertîb etti, hediyeler gönderdi. Sultan Selim Hân, Mekke-i
mükerreme ve Medîne-i münevverenin anahtarlarını almakla, oraların da
Osmanlı hizmetine geçmesini sağladı. Böylece Kuzey Afrika, Mısır,
Arabistan, Suriye ve Filistin Osmanlı topraklarına katıldı.
Mısır’da
dokuz ay gibi uzun bir müddet kalınmıştı. Asker söylenmeye başladı.
Birgün Selim Hân, Ahmed İbni Kemâl Paşa ile dolaşırken, askerin durumunu
ve ne hâlde olduklarını sordu. Kemâl Paşa-zâde de; Nil kenarında
gördüğü birkaç askerin bir türkü söylediklerini anlatınca, Selim Hân,
“Nedir o türkü?” diye sordu. Ahmed İbni Kemâl Paşa da;
“Nemiz kaldı bizim mülk-ü Arabda?
Nice bir dururuz Şâm-ü-Haleb’de?
Cihan halkı kamu ayş-ü-tarabda,
Gel ahî gidelüm Rûm ellerine.”
Ma’nâsı:
“Bizim bu Arab diyârında neyimiz kaldı.
Şam ve Haleb’de niçin dururuz?
Dünyâda herkes şenlik içinde yaşamakta,
Gel gidelim kardeş Rum diyarına.”
Bu
şiir, Selim Hân’ın çok hoşuna gitti ve; “Mukaddes emânetlerin gelmesini
bekliyordum. Artık İstanbul’a dönebiliriz. Söyleyin, askerlerim
hazırlığa başlasın” buyurdu. Hazırlıklar tamamlandı. Mısır vâliliğine
Hayrbay, Şam vâliliğine Canberdî Gazâlî ta’yin edildi. Ordu, Eylül
ayının ortalarında dönüşe başladı.
Yolda Sultan
Selim Hân’ın yanıbaşında; Ahmed İbni Kemâl Paşa hazretleri ve ba’zı
âlimler ve vezirler at üzerinde sohbet ederek gidiyorlardı. Bir ara
Ahmed İbni Kemâl Paşa’nın atının ayağından sıçrayan çamurlar, Sultan
Selim Hân’ın kaftanını kirletti. Pâdişâhın kaftanına çamur sıçrayınca,
İbn-i Kemâl Paşa mahcûb olup, atını geriye çekti ve özür diledi. Sultan
Selim Hân ona dönerek; “Üzülmeyiniz, âlimlerin atının ayağından sıçrayan
çamurlar, bizim için şereftir. Vasıyyet ediyorum, bu çamurlu kaftanım,
ben vefât ettikten sonra kabrimin üzerine örtülsün” buyurdu. (Bu
vasıyyet, vefâtından sonra yerine getirildi. Bu hâdiseyi hatırlatan o
kaftan, şimdi Sultan Selim Hân’ın kabri üzerinde bir camekân içinde,
târihî bir hâtıra olarak durmaktadır.)
Selim
Hân, dönüşlerinde Şam’a uğradı. Şam’da hocası Halîmî Efendi hastalandı.
Hekimlerin ilaçları da fayda etmedi. Sultan Selim onu zaman zaman
ziyâret edip kalbini hoş tutmaya çalıştı.. Üçüncü günde Halîmî Çelebi
vefât etti. Aynı günde Molla Şemseddîn ve pâdisâh’ın sarayından bir hoca
da vefât etti. Üçünün de cenâzesi beraber kılınıp, Yavuz Sultan Selim
cenâzede hazır bulundu.
Molla Şemseddîn ile
Hasen Can, hasta olan Halîmî Çelebi’yi ziyârete gitmişlerdi. Ziyâretten
sonra Molla Şemseddîn, Hasen Can’a dedi ki; “O gördüğüm velî’nin, Halîmî
Çelebi hakkında söyledikleri doğru olacak gibi. Hekimler âciz kaldılar.
Fakat benim sıhhatim çok yerinde. Bu hâlimde asla bir değişiklik
göremiyorum. Daha önce yazmamı rica ettiğiniz Hısn-ül-hasîn kitabını,
eğer yazmaya vaktim olmadan ölürsem benim kitabımı siz alırsınız.” Bu
konuşmadan sonra birbirlerinden ayrıldılar. Bu hâdiseden üç gün sonra
Halîmî Çelebi ve Molla Şemseddîn vefât edince, Molla Şemseddîn’in vârisi
olmadığı için malı ve kitapları Beyt-ül-mâla kaldı. Kıymetli olan
kitaplar, tesbit edilerek Pâdişâhın huzûruna getirildi. Sultan Selim
Hân, o kadar kitabın arasından, daha önceki konuşmalardan zâhiren
bilgisi olmadığı hâlde kerâmet göstererek, mübârek elleriyle
Hısn-ül-hasîn isimli kitabı aldı. Hasen Can’a uzatarak; “Bu sana
hediyemiz olsun” buyurdu. Benim şaşırdığımı görünce de sebebini sordu.
Ben de üç gün önce Molla Şemseddîn ile aramızda geçen konuşmaları aynen
naklettim. Hâdiseyi dinleyen mübârek Sultan Selim Hân hazretleri;
“Bunlar olağan işlerdendir, şaşılacak birşey değildir” diyerek
kerâmetini gizlemeye çalıştı.
Sultan Selim Hân,
Şam’dan Haleb’e geçti, iki ay Haleb’de durdu. 25 Rebî’-ül-âhır 924 (6
Mayıs 1518) târihinde İstanbul’a hareket etti. İstanbul’dan çıkalı iki
sene olmuş, hilâfet makamı Abbasilerden Osmanlılara geçmişti. Bu
muhteşem zaferleri kazanan Sultan Selim Hân, 25 Temmuzda İstanbul’un
Anadolu yakasına geldi. Orduyu Hümâyun Anadolu sahilinde iken, İstanbul
sokaklarına dökülen halkın, Pâdişâhı karşılamak için sabırsızlandığı
haberi geldi. Bu habere canı sıkılan Sultan Selim, gecenin beklenmesini
emretti. Kimse bu işin sırrını anlıyamamıştı. Askerler de
sabırsızlanıyordu. Nihâyet Ahmed İbni Kemâl Paşa huzûra gelip: “Birşey
arzetmek istiyorum Sultânım!” dedi. Pâdişâh: “Efendi, ne isteğin varsa
çekinmeden söyle” buyurdu. İbn-i Kemâl Paşa da; “Asker oldukça merak
eder, halk sokaklara dökülmüş sizi karşılamayı bekler, lâkin siz şehre
girmezsiniz. Bunun hikmetini merak ederiz” dedi. Pâdişâh ise; “Efendi!..
Efendi!.. Sen bizi hâlâ tamyamadın mı? Biz şan, şöhret ve alkış
toplamak için değil, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için savaşırız”
buyurdu. Kendisine karşı gösterilen teveccühün ihlâsını zedeleyeceğinden
korkan Pâdişâh, halka görünmekten sıkılmıştı. Gece herkes evine
çekildiği bir saatte, yanında çok sevdiği Hasen Can ve veziri Pîri Paşa
olduğu hâlde bir sandala binerek boğazı geçti ve sarayına, hiçbir
merasim yaptırmadan girdi.
İstanbul’a gelen
Mısır âlimleri ve Osmanlı âlimleri toplanarak, hilâfetin resmen Sultan
Selim Hân’a devredilmesine karar verdiler. Bu haber Selim Hân’a ulaştığı
zaman gözleri yaşararak secde-i şükre vardı. O Cum’a, Ayasofya
Câmii’nde minbere çıkan son Abbasi halîfesi, uhdesinde bulunan hilâfet
sıfatını Sultan Selim Hân hazretlerine devrettiğini bildirdi. Sırtından
çıkardığı hil’atı Pâdişâh’a giydirdi. Uzun bir duâ yaparak, Devlet-i
Âl-i Osman’ın ömrünün uzun olmasını cenâb-ı Haktan taleb eyledi. Ertesi
Cum’a günü de Eyyûb Sultan Câmii’nde, Ebû Eyyûb-el Ensârî hazretlerinin
huzûru şerîflerinde, hilâfet kılıcını Sultan Selim Hân’a kuşattı.
Böylece Selim Hân, “Halîfe-i Müslimîn” sıfatını kazandı. (Bundan böyle,
Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına kadar bütün Osmanlı pâdişâhları halîfe
olarak vazîfe yaptılar). Mukaddes emânetler, sarayın en güzel odalarına
yerleştirildi. Bu odada ilk defa Sultan Selim Hân, Kur’ân-ı kerîm
okumaya başladı ve günün yirmidört saatinde, devamlı olarak Kur’ân-ı
kerîm okunmasını vasıyyet etti. Bu günden i’tibâren sarayda, hafızlar
günün yirmidört saatinde Kur’ân-ı kerîm okumaya başladılar. Halifelik
kaldırılıncaya kadar bu böyle devam etti.
Cezayir’de
Oruç Reîs şehid olduktan sonra yerine geçen kardeşi Hızır Reîs
(Barbaros), Kuzey Afrika’daki ispanyol hıristiyanları ve Akdenizde bütün
Avrupa ülkeleri ile mücâdele ediyor, İslâmiyeti yaymak için
uğraşıyordu. Müslümanların bir bayrak altında toplanarak, hıristiyan
âlemine karşı zaferler kazanabilmesi için, Hacı Hüseyn ismindeki
elçisini, Osmanlı Sultânı Halîfe-i müslimîn Selim Hân’a gönderdi. Hacı
Hüseyn, Hızır Reîs’in kendisine bağlılığını ve her emrine amade olduğunu
bildirince, Selim Hân’ın gözleri yaşarmıştı. Hızır Reîs’e hükümdârlara
mahsûs bir kılıç, bir de hil’at gönderdi. Cezayir’e, beylerbeyi ta’yin
etti. Emrine ikibin yeniçeri, pekçok gemi gönderdi. Anadolu’dan da
istediği kadar levent toplıyabileceğine dâir izin verdi.
Sultan
Selim Hân, birgün Pîri Paşa’yı huzûruna çağırarak; “Pîrî lalam! Allahü
teâlânın izni ile Mısır’ı fetheyledik. Hâdim-ül-Haremeyn ünvanı ile
şereflendik. Allahü teâlâ bize her seferimizde zaferler ihsân eyledi.
Artık emrimize muhalefet edecek kimse kalmadı. Bu vaziyette devletin
yıkılma ihtimâli var mıdır?” diye sordu. Vezir Pîri Paşa da; “Muhterem
dedelerinizin koydukları kânun ve kaidelere uyulduğu müddetçe, bu
devletin yıkılma ihtimâli yoktur. Hünkârım” diye cevap verdi. Bu cevâp
Selim Hân’ın çok hoşuna gitti ve Pîri Paşa’ya ihsânlarda bulundu.
Sultan
Selim Hân, bütün işlerini Allahü teâlânın rızâsı için yapardı. O’nun
rızâsı olmayan bir işe kat’iyyen karar verip yapmazdı. Dünyalık olan
mala, mülke ve rütbeye hiç değer vermez, en büyük saadetin, “Bir
evliyâya talebe olup, hizmet etmek” olduğunu bildirirdi. Bir defasında;
“Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş,
Bir velîye bende olmak cümleden a’lâ imiş”
buyurdu.
Sultan
Selim Hân, İstanbul’a geldiğinden beri, Mısır seferinden dolayı meydana
gelen harp malzemelerinin eksikliklerini tamamlamak için uğraşıyordu.
Denizlere hâkim olmak için de, tersanelerde sür’atle gemi yaptırıyordu.
Bu arada ispanyolların, Endülüs’teki müslümanlara yaptıkları zulümleri
öğrenmişti. Bunlara ziyadesiyle üzüldü. Harp hazırlıklarının
tamamlandığı sıralarda ba’zı vezirler; “Hünkârım! Donanmamız hazır. Dört
aylık mühimmatımız da var. Rodos kalesi üzerine yürüyüp, orayı da
ülkemize katsak” dediler. Selim Han, “Biz ülkeler zaptetmek
niyetindeyiz. Siz beni bir hırsız kalesiyle uğraştırmaya çalışıyorsunuz.
Sonra, Rodos kalesi için dört ay değil, sekiz-dokuz aylık bir mühimmata
ve zamana ihtiyâç vardır... Benim bundan sonra yapacağım sefer, âhıret
seferidir!” buyurdu. (Hakîkaten bu sözünden sonra vefât etti. Daha sonra
Rodos, sekizbuçuk ayda fethedildi)
Hasen Can
anlattı: “Halîfe-i müslimîn Sultan Selim Hân, 926 yılının Şa’ban ayında
(m. 1520) Edirne’ye gitmeyi kararlaştırdı. Vezirler ve dîvân erkânını,
orduyu hümâyuna lâzım olan pekçok ağırlıkları, hazîne-i âmire ile yola
çıkardı. Ferhad Paşa’yı, beraber gitmek üzere alıkoydu. Hareketten
birgün evvel, oturdukları köşkten çıkıp, sarayın eteğindeki bahçeyi
yürüyerek indi. Gezintileri sırasında bir yokuşa çıkarken, sırtlarında
hissettikleri bir acıdan rahatsız olup, bu zavallı hizmetçilerine hitap
ederek; “Arkama güya bir diken batıp acıtır” buyurdular. Ben hakîr dahî:
“Her hâlde bahçedeki ağaçlardan düşüp gömleğe takılmış olmalı. Ferman
buyurulursa görülsün” dedim. Buyurdular ki: “Caizdir.” O anda iskemleci,
taşımakta olduğu yaldızlı kürsüyü getirdi. Sultan da kürsü üzerine
oturdu. Mübârek yakalarından elimi sokup her ne kadar araştırdımsa da
birşey bulamadım. Mübârek arkaları gayet kıllı olduğu için, elimi
sürmekle birşey hissedemedim. Ayağa kalkıp bir miktar gittikten sonra
acıdan şikâyetlerini tekrarladılar. Bu defa düğmelerini açıp baktım.
Kılların arasından gördüm ki, bir kıl başı kadar yer ağarıp etrâfı
kırmızı olmuş. Üzerine dokununca; “İşte oldur” dediler. “Ne makûle
nesnedir?” deyû suâl buyurdukta, beyân ettim. Buyurdular ki: “Bir parça
sık!” Ben dahî, şehâdet ve orta parmaklarımla kenârından yokladım.
Parmaklarımın arası, sertleşmiş büyük bir gudde ile doldu, irâdemi
kaybedip; “Saâdetlü Pâdişâhım, büyük bir çıbandır. Henüz hamdır,
olmadıkça zedelemek caiz değildir. Bir münâsip merhem koymak gerektir”
dedim. Bu sözlerime karşı latîfe olmak üzere: “Biz çelebi değiliz ki,
bir küçük çıbandan ötürü cerrahlara müracaat edelim” dediler. Bu hâlle,
Kasr-ı Saâdet’e çıktılar. O geceyi acı ve ıstırab ile geçirdiler, Ertesi
gün, çıbanın olgunlaşması için hamama gittiler. Bu bendelerinin hazır
bulunmadığını fırsat bilip, kendi tellâkları olan Hasen adındaki
hizmetçilerine, iyice sıktırıp çıbanı zedelemişler. Hamamdan geldikte,
bana; “Hasen Can! Sözünle amel etmedik amma kendimizi helak ettik”
buyurdular. Macerayı etrâflıca anlatınca, aklım başımdan gitti. Zaman
geçtikçe, ol sert madde azıtıp, taştıkça taştı. Pâdişâh Edirne’ye
gitmeye karar verdiğinden geri bırakılmayıp Şa’bân ayının ikinci günü
Edirne’ye doğru yola çıktılar... Hastalığı gitgide şiddetlendi, ilâç
kabûl etmez bir hâl aldı.
Çorlu yakınında, Sırt
köyü nam mahalle inildi. Buraya indiklerinde çıban öyle bir hâl aldı
ki, akıntısını vücûdundan def etmeye sultânın iktidarı kalmadı. Çaresiz
ol mahalde ikâmet ve karar ihtiyâr buyuruldu. Ve daha önce Edirne’ye
varan erkândan; Vezîr-i a’zam Pîrî Paşa ve Mustafa Paşa ve Beylerbeyi
Ahmed Paşa, orduyu hümâyûna da’vet olundular. Bunlar gelince, askerin
içine bir şübhe düşmesin diye, işlerin icâbına göre, dîvân toplanıp
mansıplar dağıttılar ve terfi-i merâtib eylediler ve neşeli görünerek,
gizli kederlerini belli etmediler. Ve iki ay müddet acılar içinde vakit
geçirdiler.
Bu sırada asker arasında binbir
türlü haber şayi’ olup, yersiz bir takım hareketler olacağı alâmetleri
belirince, vezirler bana haber gönderip, Sultan için nasıl bir çâre
gerektiği sorulunca, ben de, askerin mübârek yüzlerini görmeye hasret
kaldıklarını kendilerine arz edip, yalvarıp yakararak, otâğ-ı hümâyûnun
önüne çıkmalarını sağladım. Orada bir miktar vekâr içinde durup, yüzünü
gösterdikten ve sipâhilerin hatırlarına düşen tereddüdü izâle ettikten
sonra, yerlerine avdet buyurdular. Ve Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşa’yı
sır saklamaya iktidarı olmadığı için, Edirne muhafızlığı bahânesiyle, o
tarafa yolladılar. Çıbana hiçbir ilâç ve ihtimâm kâr etmediğinden, aynı
sene Şevvâl’in dokuzuncu gecesinde rûhunu teslim edip, bu elemli
dünyâdan Cennet bahçelerine doğru uçup gittiler.
Hastalığı
sırasında, ona hizmet etmek şerefinden bir ân mahrûm olmadım. Geceleri
sabahlara kadar mum gibi için için yanarak, karşılarında durur idim. Bir
hizmeti olmadığı zaman, emr-i âlileri ile döşekleri yanında oturur
idim. Kâh mübârek elleri elimde, kâh asîl ayakları dizimde idi.
Cerrahlar ilâca giriştikleri sırada, kâh omuzuma dayanır, kâh
cerrahların yaptıklarına bakmaya me’mûr eder, ancak bana i’timâd
buyururlardı.
Vefâtında, Kur’ân-ı kerîm okumak
ve telkinde bulunmak vazîfesini yalnız ben gördüm. Son nefesine kadar
bir an yanından ayrılmadım. Hattâ son nefesini vereceği sırada bu hakîre
hitâb edip buyurdular ki: “Hasen Can, bu ne hâldir?” Ben hizmetçileri
dahî dedim ki: “Sultânım, cenâb-ı Hakka yüz çevirip, Allahü teâlâ ile
olacak zamandır”. Buyurdular ki: “Bizi bunca zamandan beri kimin ile
bilirdin? Cenâb-ı Hak’ka teveccühümüzde kusur mu gördün?” Ben dahî dedim
ki: “Hâşâ ki, bir zaman Allahü teâlânın adını anmayı unuttuğunuzu
görmüş olam. Lâkin bu zaman başka zamanlara benzemediği için, ihtiyâten
söylemeye cesâret eyledim.”
Bir an geçtikten
sonra: “Yâsîn sûresini oku!” diye ferman buyurdular. Emr-i hümâyûnları
gereğince Yâsîn sûresini hatmettim. Benimle beraber okudular. İkinci
defa okurken “Selâmün kavlen min Rabbirrahîm” âyetine geldiğim zaman
gördüm ki, mübârek dudakları bu âyeti okuyarak hareket eder. O anda
şehâdet parmağını uzatıp, kelime-i şehâdet getirdiler. Sonra “Allah”
diyerek vefât eylediler.
Eli elimde idi.
Mübârek bileğini tutmuş, nabzını dinliyordum. Nabzın durduğunu
hissedince, o anda lâzım olan hizmetleri yerine getirmek üzere ayağa
kalktım. Hekimbaşı Ahî Çelebi orada idi. Benim ne yaptığıma bakıyordu.
Ayağa kalktığımı görünce: “Henüz hayat bâkidir. Ne için ayağa
kalkarsınız?” diye beni oturtmaya kalkınca; “Bu eşiğe alnımı koyduğum
andan bu âna kadar, velîni’metimin hizmetinden bir lahza yüz
çevirmemişim. Bu sıralarda yapılacak iş budur. Tabiblik etmenin zamanı
geçti ve asıl cevher kaybolup gitti” dedim. Gerekli hizmetleri yerine
getirdim.”
Sultan Selim Hân’ın gaslinin, otâğ-ı
hümâyûnda yapılmasına karar verildi. Hekim Şah Muhammed Gaznevî, Hekim
Îsâ ve Hekim Osman otağa girerek, gasl işlerine başladılar. Gasl
esnasında avret mahalleri iki defâ açılacak gibi olmuş, o ânda Selim
Hân, sağ eli ile avret mahallini örtmüştür. Orada hazır olanlar hayret
etmişlerdir.
Ahmed İbni Kemâl Paşa, vefâtı için:
“Az zaman içre çok iş etmişti,
Sayesi olmuş idi. âlemgîr.
Şems-i asr idi, asırda şemsin.
Zılli memdûd olur, zamanı kasîr”
Ma’nâsı:
“Kısa zamanda çok iş yapmıştı. Lütuf ve ihsânlarının gölgesi cihanı
tutmuştu. Asrının güneşi idi. İkindi güneşinin gölgesi uzun, fakat
zamanı kısa olur” buyurdu. Ayrıca şu târihi düşürdü:
“Rûhunu Sultan Selim’in yâ Allah,
Gark-ı rahmet kıl bihakkı fâtiha.
Kim vefâtına ânın târihtir,
Ehl-i îmân rûhu için Fâtiha.”
Sultan
İkinci Abdülhamîd Hân zamanında, Sultan Selim Hân’ın türbesinde vazîfe
yapan bir türbedâr çok fakir idi. Selim Hân’ın büyük bir evliyâ olduğunu
öğrenmişti. Fakat yıllardır bu türbede vazîfe yaptığı hâlde, hiçbir
kerâmetini görmemişti. Birgün kabre karşı durup, Selim Hân’a hitaben;
“Evliyâdan olduğunu duydum. Yıllarca türbedarlığını yapıyorum, hâlâ
yoksulluk içindeyim” dedi. Sultan Selim Hân, o gece zamanın sultânı
Abdülhamîd Hân hazretlerine rü’yâda görünerek, durumu bildirdi. Pâdişâh,
o türbedârı sarayına çağırdı ve türbedeki durumları sordu. Türbedâr
dünkü söylediği sözleri hatırlıyarak, Abdülhamîd Hân’ın hâdiseden
haberdar olduğunu sezdi ve söylediklerini tekrar etti. Bunun üzerine
Sultan Abdülhamîd Hân, o türbedâra ihsânlarda bulundu ve maaşını
arttırdı.
1) Evrâk-ı Perişan
2) Tâc-üt-Tevârih cild-2, sh. 397
3) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye, sh. 1063
4) Rehber Ansiklopedisi cild-15, sh. 141
5) Selimnâme (Sa’düddîn Efendi)
6) Fetihnâme-i Diyâr-ı Arab
7) Şakâyık-ı Nu’mâniyye zeyli (Atâî) sh. 217
8) Münşeât-üs-selâtîn cild-1, sh. 398, 459
9) Müneccimbaşı Târihi vr. k. 93 a.
10) Tevârih-i Âl-i Osman (Millet Kütüphânesi No: 29) Defter 9 vr. 25
11) Devlet-i Osmâniyye Târihi Tercümesi (Hammer) cild-4, sh. 101
12) Selimnâme (İshâk bin İbrâhim). Âşir Efendi kısmı No: 655
13) Selimnâme (Keşfi), Es’ad Efendi kısmı No: 2147
14) Tabakât-ül-memâlik, Ayasofya kısmı No: 3396
15) Târîh-i Sultan Selim Hân (Celâl-zâde Sâlih Çelebi) Hüsrev Paşa Kısmı Na 354
16) Selimnâme (Şükrî) Es’ad Efendi Kısmı No: 2146